"Robotlar insanları işsiz mi bırakacak?" Teknolojik gelişmelerle birlikte sıkça sorulan bu soru, iş dünyasının geleceğini şekillendiren en büyük tartışmalardan biri hâline geldi. BBC Türkçe’nin 2015 tarihli haberinde de belirtildiği gibi, otomasyon ve yapay zekâ teknolojilerinin üretim ve hizmet sektörlerinde insan gücünün yerine geçme ihtimali, iş gücü piyasasında büyük bir dönüşüm yaratıyor. Ancak tarih boyunca her büyük teknolojik ilerleme, bazı meslekleri ortadan kaldırırken yerine yenilerini getirdi. Günümüzde de yapay zekâ, veri bilimi ve sürdürülebilir teknolojiler, yeni kariyer yollarının kapılarını aralıyor. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından hazırlanan "Bugünün Gençleri Geleceğin Meslekleri" raporlarına göre, dijital yetkinlikler artık yalnızca teknoloji sektöründe değil, tüm sektörlerde en değerli beceriler arasında yer alıyor.
Özellikle yapay zekâ ve veri bilimi, geleceğin en gözde alanlarından biri olarak öne çıkıyor. Bugün sağlık sektöründen eğitime, finans dünyasından sanayiye kadar birçok alanda büyük veri analitiği ve yapay zekâ sistemleri kullanılıyor. Örneğin, sağlık alanında doktorlar, hastalarının teşhis ve tedavisinde yapay zekâ destekli sistemlerden yararlanıyor. Finans sektöründe ise, büyük veri analistleri yatırım tahminleri yaparak piyasaların hareketlerini öngörebiliyor. Bu meslekler, yalnızca mühendislik veya bilişim alanındaki bireylere değil, farklı sektörlerde çalışan herkes için fırsatlar sunuyor.
Diğer yandan, sürdürülebilir teknoloji ve yeşil enerji uzmanları, çevresel sorunlara çözüm üretmek adına giderek daha fazla önem kazanıyor. İklim değişikliğiyle mücadelede yenilenebilir enerji kaynakları, akıllı şehir sistemleri ve çevre dostu üretim yöntemleri geliştiren profesyoneller, geleceğin iş dünyasında kritik roller üstlenecek. Örneğin, elektrikli araçların yaygınlaşmasıyla birlikte batarya mühendisleri ve enerji sistemleri uzmanları gibi yeni meslekler ortaya çıkıyor. Şehir planlamacıları ve çevre mühendisleri, karbon ayak izini azaltan teknolojiler geliştirerek daha sürdürülebilir bir gelecek inşa ediyorlar. UNDP raporlarına göre, yeşil enerji ve sürdürülebilir üretim alanlarında çalışmak isteyen gençlerin dijital yetkinliklerini geliştirmeleri, onları iş dünyasında daha rekabetçi hâle getirecek önemli bir avantaj sağlıyor.
Sonuç olarak, teknolojinin gelişmesi bazı meslekleri değiştirirken, yerine daha fazlasını yaratıyor. BBC’nin haberinde de vurgulandığı gibi, makineler ve yapay zekâ iş süreçlerini dönüştürse de, insan yetkinliklerini gerektiren yeni meslek dalları ortaya çıkmaya devam ediyor. UNDP’nin araştırmaları da gösteriyor ki, dijital becerilere yatırım yapan bireyler, geleceğin iş dünyasında daha fazla fırsata sahip olacak. Yapay zekâ, veri bilimi ve sürdürülebilir teknoloji gibi alanlara yönelen bireyler, yalnızca kendi kariyerlerini değil, aynı zamanda toplumun geleceğini de şekillendirecekler.
Bu değişime ayak uydurmak ve yeni iş fırsatlarını değerlendirmek, gençler için büyük bir avantaj sağlayacak. Teknolojiye adapte olan bireyler, hem ekonomik kalkınmanın bir parçası olacak hem de dünya çapında etkili çözümler üreten meslek gruplarının içinde yer alacaklar.
Otorite, günlük yaşamda sıkça kullandığımız, bazen saygıyı bazen ise tepkiselliği içinde barındıran bir kavramdır. Otorite, yalnızca bir güç unsuru değil, aynı zamanda bireyin iç dünyasını şekillendiren onun gelişimini destekleyen bir yapı taşıdır. Otoriterlikten farklı olarak, otorite zorlayıcı bir unsur değil, bireyin kendini güvende hissetmesine yardımcı olan bir rehberdir.
Çocuklarımızın hayat yolculuğundaki farklı dönemler, otorite kavramının farklı anlamlar ve dinamiklerle şekillendiği kritik süreçlerdir. Hem çocukluk hem de ergenlik döneminde otoriteye yaklaşımlarımız, bireysel gelişim süreçlerini destekleyen bir rehberlik çizgisiyle belirlenmelidir. Çocuklarımızın büyürken bireyselleştiği ergenlik dönemi, otorite kavramını yeniden sorguladığımız çok önemli bir dönüşüm sürecidir. Bu dönemde bireyin iç dünyasında ebeveyn figürlerinin yeri değişirken, bireyselleşme ve özerkleşme çabaları yoğunlaşır. Çocuğunuzla sağlıklı bir iletişim ve güven temelinde kurulan bir otorite ilişkisi, bu süreci daha kolay ve anlaşılabilir hale getirebilir.
1. Çocukluk Döneminde Otoriteye Yaklaşım: Sınırlar ve Empati
Çocukluk döneminde otorite, ebeveynler ve bakım verenler tarafından temsil edilir. Çocuk, temel güven duygusunu bu otorite figürleri aracılığıyla geliştirir. Güvenli ve sağlıklı bir bağlanma süreci, çocuğun ilerleyen yaşlarda otoriteyi içselleştirmesini kolaylaştırır. Bu dönemde ebeveynlerin tutarlı, sevgi dolu ve sınır koyan bir yaklaşım sergilemesi, çocuğun ruhsal gelişimi için kritik öneme sahiptir. Çocukluk döneminde otorite, sevgiyi ve disiplini bir arada sunabilen bir yaklaşımla öne çıkar. Bu yaşta çocuklar, dış dünyayı ebeveynleri aracılığıyla anlamlandırır. Sabırla konulan sınırlar, çocuğun hem güven hem de düzen duygusu geliştirmesine yardımcı olur. Örneğin, bir çocuk sürekli olarak yemek saatlerine uymuyorsa, ebeveynin tutarlı bir şekilde “Yemek saati geldi, önce yemeğimizi yiyelim, sonra oyun oynayabilirsin.” şeklinde yönlendirmesi, çocuğa sınır koymayı öğretirken aynı zamanda güven duygusunu da pekiştirir. Aşırı baskıcı bir tutum sergilenir ise çocuk kurallara karşı direnç geliştirebilir, aşırı serbest bırakılır ise sınır koymayı öğrenemez.
2. Okul Döneminde Otoritenin Önemi
İlkokul ve ortaokul dönemindeki çocuklar, dış dünyayla daha fazla etkileşime girdikçe ebeveyn otoritesinin yanında öğretmenlerinin ve sosyal çevrelerinin otoritesine de maruz kalır. Bu dönemde çocuklar, kuralların neden var olduğunu anlamaya başlar ve otoriteyi yalnızca bir baskı unsuru olarak değil, aynı zamanda düzeni sağlayan ve güven veren bir yapı olarak görmeye başlarlar. Örneğin; bir çocuk öğretmenin belirlediği sınıf kurallarına uymakta zorlanıyorsa, öğretmenin ona “Bu kurallar sınıftaki herkesin kendini güvende hissetmesi için var.” şeklinde açıklama yapması, çocuğun otoriteyi bir dayatma olarak değil, düzeni sağlayan bir yapı olarak görmesine yardımcı olur. Aynı şekilde, ebeveynler de ev kurallarını açık ve anlaşılır bir şekilde çocuğa sunmalıdır.
3. Ergenlikte Otoriteye Karşı Direnç: Doğal Bir Kimlik Arayışı
Ergenlik, yalnızca bedensel değişimlerin değil, aynı zamanda kişinin ruhsallığında da derin dönüşümlerin yaşandığı bir geçiş dönemidir. Ergenlik, aslında bir “kabuk değişimi” sürecidir; bu süreçte, birey hem dışsal dünyayla hem de kendi iç dünyasıyla yeniden ilişki kurar. Bu dönüşümün merkezinde, otorite kavramı önemli bir rol oynar. Ergenler, kendi kararlarını vermek ve bağımsız olmak isterken, ebeveynler de onların güvenliğini sağlamak için bazı kurallar koyar. Otorite, sınırlar koymanın yanı sıra, ergenin kendini ifade etmesine de fırsat tanımalıdır. Ergenler, büyüdükçe çevrelerinden gelen mesajları sorgular ve kendi yollarını çizmeye çalışırlar. Bu süreçte ebeveynlerin, çocuklarının bağımsızlık çabasını anlamaları ve onlara rehberlik etmeleri önemlidir. Hem ebeveynler hem de gençler için otoritenin ne anlama geldiğini anlamak, daha sağlıklı ilişkiler kurmak için önemli bir adımdır. Bununla birlikte, çocuklar ailelerinden aldıkları otoriteyi bir kenara bırakıp, kendi değerlerini ve kimliklerini bulmaya başlarlar. Bu süreçte, anne ve babaların otoritesi yerini, çocukların içsel olarak geliştirdiği bir "benlik" otoritesine bırakır. Bu, onlara özgürlük hissi verirken, bir yandan da kendilerini koruyabilecekleri, güçlü bir rehber arayışına sokar.
4. Nesil Farkının Otorite İle İlişkisi
Çocukların doğduğu andan itibaren karşılaştığı en temel görevlerinden biri, kendisi ile öteki arasındaki farkları belirlemek ve bu farklar içinde kendisine ait olanı anlamaktır. Nesil farkı kavramı, bireylerin ruhsal ve sosyal dünyalarında kendilerini inşa etmeleri için bir temel taş sağlar. Bu kavram, sadece büyük ve küçük olanı ayırt etmekle kalmaz, aynı zamanda her iki grubun haklarını ve sınırlarını güvenli bir biçimde tarif eder. Özellikle ruh sağlığı açısından ele alındığında, nesil farkı, bireylerin kendilerini ruhsal olarak güvende hissetmelerine yardımcı olan bir araçtır.
Nesil farkının otorite ile ilişkisi, bireyin kendini tanıma ve sınırlarını belirleme sürecinde önemli bir rol oynar. Otorite, yalnızca kurallar koyan bir figür değil, aynı zamanda bireyin kendini ve çevresini anlamasına rehberlik eden kişidir. Çocuklar için ebeveynler ve bakım verenler, bu otoritenin ilk temsilcileridir. Onlar, çocuğun duygularını ve ihtiyaçlarını anlamasına yardımcı olurken, aynı zamanda nesiller arası sürekliliği sağlayan bilgi ve değerleri aktarırlar.
Anneler ve babalar, çocuklarına sınırlarını öğretirken, onların kendilerini tanımalarına yardımcı olurlar. Mesela, "Şu an çok yorgunsun, dinlenmen gerek." dediklerinde, çocuk hem kendisini tanımaya başlar hem de duygusal olarak sınırlarını fark eder. Böylece ebeveynler, sadece kurallar koymakla kalmaz, aynı zamanda çocuğa içsel bir rehberlik sunarak, onun sağlıklı bir kimlik geliştirmesine yardımcı olurlar. Bu iç sesler, bir nesilden diğerine aktarılır ve çocuk büyüdükçe bu sesler, karşılaştığı zorluklarla baş etmesine yardımcı olur. Otorite, kişiyi zorlamak veya olumsuz duygular hissettirmek yerine, onu sakinleştirir, iyi gelecek çözümleri bulmasına yardımcı olur ve sınırlarını belirler.
5. Bilinç dışı İletişim ve Otorite
Otorite, yalnızca sözlerle değil, bilinç dışı mesajlarla da aktarılır. Ebeveynin ses tonu, beden dili, yüz ifadesi ve hatta sessizlikleri, çocuğun zihninde derin izler bırakır. Çocuk, çoğu zaman bilinçli olarak duymadığı mesajları alır; ebeveyninin ruh hali ve tavırları onun iç dünyasında güçlü bir etki yaratır. Sakin, tutarlı ve anlayışlı bir iletişim, çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar. Ebeveynin tutarlı ve kararlı tavrı, çocuğa yalnızca sınırlar koymakla kalmaz, aynı zamanda dünyayı daha güvenli algılamasına yardımcı olur. Rahat bir duruş ve sakin bir ses tonu, çocuk için çok daha güven verici olabilir. Örneğin, bir çocuk anne ve babasının sesindeki sakinlikten veya gerginlikten, o anki ruh halini hissedebilir. Eğer bir ebeveyn, çocuğuna "Bunu yapmalısın!" derken gergin bir duruş sergiliyorsa, çocuk bu mesajı yalnızca bir talimat olarak değil, aynı zamanda bir baskı olarak algılayabilir. Ancak, aynı mesaj sakin bir ses tonu ve güvenli bir beden diliyle verilirse, çocuk daha rahat hissedebilir. Sonuç olarak, bilinç dışı düzeydeki iletişim, çocuğun duygusal gelişimini derinden etkiler. Çocuk, ebeveynlerinin sözlerinden çok, onların tutumlarından ve davranışlarından öğrenir. Sakin, tutarlı ve anlayışlı bir iletişim, çocuğun kendisini güvende hissetmesini sağlar ve güvenli bir otorite figürüne duyduğu ihtiyacı karşılar.
6. Rehber Otorite: Bireyin Kendi "İç Sesi"ni Yaratması
Sağlıklı bir otorite anlayışı, çocuğun kendi "iç sesini" oluşturmasına rehberlik eder. Bu iç ses, çocuğun içsel gücünü keşfetmesine, sınırlarını tanımasına ve bağımsız kararlar alabilmesine olanak tanır. Ebeveynler, çocuklarına sadece doğruyu veya yanlışı öğretmekle kalmaz; aynı zamanda onların kendi duygusal ve düşünsel süreçlerini anlamalarına, kendi değerlerini ve prensiplerini oluşturmalarına yardımcı olurlar.
Rehber otorite rolü, çocuğun öz farkındalığını kazanmasını sağlayarak, ona kendi yolunu bulma gücü verir. Örneğin, çocuğun arkadaşıyla yaşadığı bir çatışma durumunda, ebeveynin ona "Nasıl hissediyorsun? Hangi adımı atmak istersin?" gibi sorular sorması, çocuğun duygusal tepkilerini anlamasına ve bu duygulara uygun şekilde tepki vermesine yardımcı olabilir. Bu, çocuğun sadece dışsal kurallara değil, kendi içsel değerlerine ve sesine de kulak vermesini sağlar.
Ebeveynler, çocuklarına sağladıkları rehberlikle, onların kendi düşüncelerine güvenmelerini ve kendi sınırlarını belirlemelerini sağlar. Bu süreç, çocuğun hem kendini tanıma yolculuğunda hem de sağlıklı ilişkiler kurma açısından önemli bir temel oluşturur. Sonuçta, güçlü bir iç ses, sadece bireyin kişisel hayatında değil, başkalarıyla olan ilişkilerinde de daha sağlam bir duruş sergilemesine olanak tanır.
7. Sorumluluk ve Sonuçlarla Yüzleşme
Sorumluluk almak ve sonuçlarla yüzleşmek, bireyin gelişiminde kritik bir rol oynar. Bu süreç, çocukluk döneminden itibaren başlar ve ergenlikte daha derinleşir. Küçük yaşlardaki çocuklar, basit görevlerle sorumluluk almayı öğrenir. Örneğin, oyuncaklarını toplamak, odasını düzenlemek veya küçük sorumluluklar almak, onların karar verme becerilerini ve sonuçlarla başa çıkma yeteneklerini geliştirir. Bu tür görevler, çocukların içsel rehberliklerini oluşturmalarına ve sorumluluk duygusu kazanmalarına yardımcı olur.
Ergenlik dönemine gelindiğinde, sorumluluklar daha karmaşık hale gelir. Çocuk, artık sadece küçük günlük görevlerle değil, daha büyük kararlarla ve sorumluluklarla yüzleşir. Bu dönemde, ebeveynlerin çocuklarına daha fazla özgürlük ve karar alma fırsatları tanıması oldukça önemlidir. Yanlış kararlar almak, ergenlikte daha sık karşılaşılan bir durumdur, ancak bu hatalar, bireyin öğrenme sürecinin bir parçasıdır. Hatalarla yüzleşmek, ergenin sadece sonuçları kabul etmesini sağlamakla kalmaz, aynı zamanda duygusal olgunluğunu geliştirmesine yardımcı olur.
Aileler, çocuklarına sorumluluk almayı ve bu sorumlulukların sonuçlarıyla yüzleşmeyi öğretirken, onlara hatalarını kabul etme ve bu hatalardan ders çıkarma fırsatları da sunmalıdır. Bu süreç, sadece çocukların bireysel becerilerini güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda sosyal ilişkilerinde de daha sağlıklı bir duruş sergilemelerine olanak tanır. Çocuklukta başlayan bu sorumluluk ve sonuçlarla yüzleşme, ergenlikte daha büyük bir olgunlukla karşılık bulur ve bireyin hayatı boyunca karşılaştığı zorluklarla başa çıkabilme yeteneğini güçlendirir.
REFERANSLAR
Akkapulu, F. (2019). Hangi otorite. Bağlam Yayınevı̇.
Baumrind, D. (1991). The Influence of Parenting Style on Adolescent Competence and Substance Use. Journal of Early Adolescence, 11(1), 56-95.
Fruhauf, T. (2017). Günümüz ergenini anlamaya psikanalitik gözlem ve düşünce ne katabilir? (P. Padar, Çev.). İstanbul Psikanaliz Derneği 18. Gençlik Günleri Sempozyumu.
Kojéve, A. (1942). Otorite Kavramı, çev. Murat Erşen, Bağlam Yayınları, İstanbul, 2007.
Parman, T. (2020). Ergenliğin Tutkusu. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Steinberg, L. (2001). We Know Some Things: Parent-Adolescent Relationships in Retrospect. Journal of Research on Adolescence, 11(1), 1- 19.
TÜRKİYE’DE E SPOR ÜZERİNE: CESUR SÜNNETÇİOĞLU
Video oyunlarının dünya üzerinde hızla yayılmaya başladığı günümüzde bu oyunlar üzerinden yapılan turnuvalar ve profesyonel yarışmalardan oluşan e spor Türkiye’de de oldukça popüler bir alan haline geldi.
Dijital oyunların profesyonelleşmesiyle birlikte, dünya çapında büyük turnuvalar düzenleniyor ve Türkiye de bu alanda dikkat çeken ülkeler arasında yer alıyor. E-spor, yalnızca bir eğlence alanı olmanın ötesine geçerek, bir endüstri haline gelmiş durumda. Milyonlarca oyuncu, profesyonel takımlar ve büyük sponsorluk anlaşmaları, bu yeni dijital spor dalının ne denli büyüdüğünü gösteriyor.
Türkiye'deki e-spor ekosistemi, özellikle oyun tutkusuna sahip gençler arasında hızlı bir şekilde yayılmakta. Öne çıkan oyunlar arasında League of Legends, Counter-Strike ve Dota 2, Valorant, Brawls Stars gibi global arenada büyük yer edinmiş oyunlar bulunuyor. Bu oyunlar, Türkiye’deki profesyonel takımlar tarafından düzenlenen liglerde, ulusal ve uluslararası turnuvalarda mücadele etmek için platform sağlıyor.
E-spor organizasyonlarının artışı, sektördeki istihdamı da etkiliyor. Antrenörler, oyuncu menajerleri, yayıncılar ve organizatörler gibi birçok yeni meslek dalı ortaya çıkarken, gençler için kariyer olanakları da genişliyor. Ayrıca, Türkiye’deki üniversiteler de e-spor kulüpleri açarak bu alanda eğitim veren programlar sunmaya başladı. Lise öğrencileri arasında da oldukça popüler olan bu alana yönelik bir etkinlik olarak; FMV Işık Okulları olarak Ayazağa kampüsümüzde FUT E Spor kurucu ortağı ve TESFED (Türkiye E Spor Federasyonu ) yönetim kurulu üyesi Cesur Sünnetçioğlu’nu ağırladık.
Konuğumuz Cesur Sünnetçioğlu, 1985 yılında Bursa'da doğmuş bir iş insanıdır. Eğitim hayatını Üsküdar Amerikan Lisesi'nde tamamladıktan sonra Koç Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği bölümünden mezun oldu. Şimdi E Spor konusunu ve Türkiye alanını kendisinin cümleleri ile irdeleyeceğiz:
Öncelikle FUT E Spor nasıl ortaya çıktı ve bu derece önemli bir kulüp haline geldi ?
FUT, Futbolist adıyla 2014 yılında spor haberleri olarak ortaya çıkarken 2016 yılında e spor dünyasına adım atma kararı aldı. 2017 yılında e spor dünyasına girerek ilk şampiyonluğunu da aynı yıl kazandı. Ardından Valorant başta olmak üzere birçok e spor oyununda takımlar kurarak gelişme gösterdi günümüzde de hala farklı oyunlarda branşlar açarak gelişimini sürdürmekte.
Kulübün kurucuları arasında kimler var ve farklı alanlarda bulunan kişiler tarafından da destekler oldu mu?
Öncelikle çocukluk arkadaşım Sinan Dursunoğlu ile bu fikri geliştirdik ve ardından ekibimize alanında profesyonel isimler katıldı. NOVA E Spor kurucusu e eski CEO’su Oktay Ölçen kulübümüze dahil olduktan sonra Baki Can Kadıoğlu da genel müdürlük görevine geldi. Sektörün büyümesinin ardından pek çok ismin ilgisini çeken kulübümüze Nuri Şahin, Mete Gazoz ve Doğuş Balbay gibi isimler de yatırımcı olarak dahil oldu.
Kısaca FUT E sporun başarılarından bahsedebilir misiniz ?
FUT E sports şimdiye kadar 28 farklı ülkede 39 farklı şehirde toplamda 165’ten fazla e spor turnuvasına katılmıştır. FUT E sports 12 farklı oyunda 45 resmi turnuva şampiyonluğu elde etmiştir. FUT Esports 65’e yakın sporcu ve 15 yayıncı dahil olmak üzere yaklaşık 120 kişilik bir ekiptir. FUT E sports şu anda 8 farklı oyunda mücadele etmektedir.
Sizce e spor ile ilgilenmek akademik hayatta başarısızlığa neden olur mu?
Öncelikle tüm e sporcular okul yaşantısına eksiksiz olarak devam edebilir. Normal spor dallarından farklı olarak e sporcular antrenman saatlerini kendileri belirleyebilir. Ayrıca son yıllarda yapılan araştırmalar video oyunlarının düzenli oynanması durumunda başarıyı arttırdığını göstermektedir. Ancak burada temel nokta planlı ve sorumluluk bilinci ile hareket etmektir.
E spor alanında kariyerini sürdürmek isteyen birisine ne gibi tavsiyelerde bulunabilirsiniz?
Video oyunlarının bu kadar çeşitli olduğu bir çağda kendilerine mutlaka bir alan belirlemeliler. Akademik hayatlarını asla geri plana atmamalılar. Sürekli olarak da profesyonel alanda bu işle ilgilenen kişilerden ve uzmanlardan destek alarak devam etmeliler. En önemli konulardan birisi yine dil konusudur. E spor küresel bir organizasyondur ve bu yönde gelişmek isteyen kişilerin dil becerilerini de sürekli olarak geliştirmeleri gerekmektedir.
Uzun süre bilgisayar başında olmanın dezavantajları nasıl ortadan kaldırabilir?
Uzun süre ekrana maruz kalmak ya da günün çoğunu ekran başında geçirmek profesyonel bir e sporcunun yapmaması gereken ve onun gelişimini engelleyen bir eylemdir. Biz e sporcularımıza aktif spor programları ve yürüyüş programları hazırlıyoruz. Sosyalleşmek ve ekrandan belirli süre uzak kalmak da çok önemli. Yine kulübümüz uzman psikologları aracılığıyla sürekli olarak e sporcularımızla iletişim halinde ilerlemektedir. Mental güç bu arenada oldukça önemli bir detaydır.
E spor alanında ilerlemek için oyuncu olmak zorunlu mudur?
Kesinlikle hayır. E spor kulüpleri günümüz spor kulüpleri ile benzer bir organizasyon göstermektedir. Oyuncuların dışında koç, analiz, fizyoterapist, sosyal medya sorumlusu, içerik üreticisi gibi birçok alan barındırmaktadır. E spor sadece bir yarışma ya da karşılaşma değil aynı zamanda bir eğlence sektörüdür.
Yaş sınırlaması olarak belirli bir aralık var mıdır? En uygun yaş hangisidir?
Aslında belirli bir yaş aralığı söylemek mümkün değildir. Ancak bu alanda ilerlemek için mutlaka en azından 16 yaşın doldurulması ve 18 yaşına kadar ailelerin bilgisi ve desteği ile ilerlemek gerekir. Ancak üst sınır olarak konuşmak doğru olmaz. Bugün 16 yaşında ebeveynlerinin bilgi ve desteği ile profesyonel arenada oynayan oyuncular olduğu gibi 35 yaşında aktif olarak e sporculuk ile ilgilenen kişiler de bulunmaktadır.
E spor alanında en çok dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğünüz şeylerden bahsedebilir misiniz?
E spor tıpkı diğer sporlar gibi bir alandır. Mutlaka dikkatli ve özverili ilerlemek gerekir. Hırsları kontrol altında tutmak ve bilinçli olarak ilerlemek kesinlikle dikkat edilmesi gereken etmenlerdir. E spor ekran ya da oyun bağımlılığı demek değildir. Daha uzun süre oynamak size başarı getirmez. Aksine sosyal ve akademik hayatta başarılı olarak özgüveninizi arttırabilirsiniz. Profesyonel danışmanlar ve programlara uyarak daha başarılı olabilirsiniz. Tüm e sporcularımız aylık düzenli sağlık taramalarından geçmekte ve psikologlarımız ile sürekli iletişim halindedirler. Sosyal hayatlarında da takım halinde ve bireysel aktivitelerde bulunmaktadırlar. Mutlaka düzenli ve özverili ilerlenmelidir.
Son olarak Türkiye’de E Sporun gidişatı üzerine birkaç cümle söylemek ister misiniz?
E spor sektörü beklendiğinden daha hızlı ve başarılı olarak büyüyor ülkemizde. Bunun her şeyden önce bir eğlence olduğu bilinci oldukça yaygınlaştı. Örneğin geçtiğimiz yıl 19 Mayıs’ta Harbiye Açık Hava’da yaptığımız canlı izleme etkinliğine binlerce kişi katıldı. Sanatçıların da sahne almasıyla birlikte tam bir şölen havası yaşandı. Kulüp olarak 16.000 üyeye ulaştık ki bu Türkiye’deki birçok spor kulübünün üye sayısından da fazla. Yatırımlar ve oyuncular her geçen gün artmakta. Oyun sayısı ve organizasyonlar ise sürekli gelişim gösteriyor. Umuyoruz ki bu güzel sektör büyümeye ve her şeyden önce eğlendirmeye devam edecek.
Türkiye’de spor üzerine yapmış olduğumuz bu röportaj için Cesur Sünnetçioğlu’na teşekkür ederiz. Türkiye’nin en büyük e spor takımlarından birinin kurucusu ile E spor alanında gelişmeler ve dikkat edilmesi gerekenlere dair konuşma fırsatı bulduk. Günden güne büyümekte ve çeşitlenmekte olan E spor sektörünün sadece oyun oynamaktan ibaret olmadığını, kontrollü ve profesyonel ilerlemenin ne kadar önemli olduğunu kavradığımız bir söyleşi gerçekleştirdik.
2017 yılı Ocak ayıydı. Heyecanlıydım, Figueres’te Salvador Dali’nin müzesini gezmeye niyetliydim. Çünkü o, sanatıyla rüya ile gerçeğin sınırlarını eriten, bilinçaltının en karanlık ve büyüleyici köşelerinden yankılanan düşleri, tuvale işleyen bir ustaydı. Onun fırçası, yalnızca resim yapmakla kalmaz, aynı zamanda zamanın, mekânın ve algının doğasını sorgulayan birer kapı aralardı. Eserlerinde zaman, eriyen saatler gibi akışkan ve değişken bir form alırken, fantastik yaratıklar bilinçaltının gölgelerinden fısıldar; bilinç ile bilinç dışı arasındaki görünmez perdeyi aralarcasına izleyiciye seslenirdi. Psikanalitik imgeler, âdeta zihnin labirentlerinde kaybolmaya davet eden birer işaret taşı gibi her biri, rüyaların ve bilinçaltının sırlarını fısıldayan sessiz bir anlatıcıya dönüşürdü. Dali’nin dünyasında her şey mümkündü; saatler eriyebilirdi, gökyüzü katılaşabilir; varlık ve yokluk iç içe geçebilirdi. Bu evrende, düşler gerçeğin ta kendisi olur ve sanat, insan aklının sınırlarını zorlayan bir yolculuğa dönüşürdü. Formların çarpıtıldığı, nesnelerin beklenmedik şekillere büründüğü ve mantığın yerini düşsel bir akışkanlığın aldığı bir yolculuk…
Dali, yalnızca eserleriyle değil, aynı zamanda eksantrik kişiliğiyle de sanat dünyasında iz bırakmıştı. Gerçekçi detaylarla işlenmiş sahneleri, izleyiciyi düş ve gerçeklik arasında gidip gelen bir dünyaya davet etmekte, fırça darbeleri ve renk kullanımı, eserlerine derinlik ve dramatik bir etki kazandırmaktaydı. Kendisini tanıtırken "Sürrealizmin ta kendisiyim!" demesi, sanata olan tutkusunu ve kendine duyduğu güveni göstermiyor muydu?
Sergiyi gezip bitirdiğimde bir kez daha dehası karşısında büyülenmiştim.
Yıl 2021, yine bir ocak ayıydı.
Okul yöneticileri kurulu toplantısında IT başkanımız heyecanla bize DALL-E’den bahsetmişti. OpenAI tarafından geliştirilen, metin tabanlı komutlardan görseller üretebilen bir yapay zekâ sistemiydi, bu. Kullanıcının girdiği metni analiz ederek, ona uygun imgeler oluşturuyor ve insanların hayal bile edemeyeceği benzersiz kombinasyonlar sunuyordu. DALL·E, veritabanındaki milyonlarca görseli analiz ederek öğreniyor ve yeni görüntüler üretebiliyordu. Kullanıcı "kırmızı gökyüzünün altında eriyen saatler" gibi bir komut verdiğinde, yapay zekâ bu ifadeyi yorumluyor ve Dali’nin tarzını andıran bir eser üretebiliyordu.
Dali aylarca çalışarak bir tabloyu tamamlarken DALL·E saniyeler içinde istenilen türde görseller oluşturabiliyordu. Bu hız, sanatta zaman ve emek kavramlarını sorgulatmayacak mıydı? Geleceğin dünyasında insanın iç dünyasından beslenen sanatsal üretim mi yoksa yapay zekânın sınırsız olasılıkları mı daha değerli olacaktı? Gerçekle yapayı kim ayıracaktı? İnsan ruhunun derinliklerinden gelen sanat mı, yoksa gelişmiş algoritmaların sentezlediği imgeler mi geleceği şekillendirecekti?
Kafamda çılgın sorular yanıtsız kalıyordu.
Eğer sanatın özünü duygular, deneyimler ve bilinçaltı olarak görüyorsanız Salvador Dali’nin sanatı sizin için daha anlamlı olacaktır. Ancak sanatın sadece görselliğe ve teknik mükemmeliyete dayandığını düşünüyorsanız DALL·E gibi yapay zekâ araçlarının sunduğu sonsuz olasılıklar sizi etkileyebilir. Belki de en iyi yaklaşım, bu ikisini rakip olarak görmek yerine birbirini tamamlayan unsurlar olarak değerlendirmektir. Salvador Dali, sürrealizmin kapılarını araladı; DALL·E ise insan yaratıcılığını genişleten yeni bir araç olarak ortaya çıktı. Yapay zekâ, sanat üretimini demokratikleştirerek herkesin yaratıcılığını ifade etmesini sağlayabilir. Ancak bir yapay zekânın, insan gibi bilinçli, duygusal ve kavramsal sanat üretip üretemeyeceği büyük bir soru işaretidir.
Kısaca günümüzde sanat, insan ve yapay zekâ arasındaki iş birliğiyle farklı yönlere evrilecek. DALL·E'nin ürettiği eserler, daha önce gördüğü görsellerin bir sentezi olduğu için, aslında tam anlamıyla "orijinal" olamayacak. Yapay zekâ, sanatı anlamayacak, sadece veri analizi yapacak ve istatistiksel olarak en olası kombinasyonları üretecektir.
Renkler, formlar ve sesler, insanın duygularıyla yapay zekânın hesaplamalarının dans ettiği bir sahnede birleşerek yeni ve öngörülemez biçimlere bürünecektir. Bu dönüşüm, sanatın özünü bir kez daha aynada görmemizi sağlayacak; yaratıcılığın sınırlarını silikleştirip onu sonsuz ihtimallerle bezeli bir keşif yolculuğuna dönüştürecektir.
NOT: Bu yazının konusuna uygunluk oluşturmak adına belli bir bölümü CHATGPT’ye yazdırılmıştır; hangisinin benim, hangisinin GPT’nin cümleleri olduğunu anlamak kolay mı?
Dijital Yorgunluk
Dijital yorgunluk, dijital teknolojilere uzun süreli etkileşimden kaynaklanan fiziksel, zihinsel ve duygusal yorgunlukla karakterize edilen yeni bir yorgunluk biçimidir. Dijital yorgunluk fiziksel ve psikolojik belirtiler ile ortaya çıkabilir. Teknolojik gelişmeler ile bilgisayarların, akıllı telefonların ve diğer dijital cihazların profesyonel ve kişisel amaçlarla artan kullanımı nedeniyle ortaya çıkan yeni bir yorgunluk biçimidir.
Dijital yorgunluk genellikle ekran süresinin artmasından kaynaklanan göz yorgunluğu ile kendini belli eder. Ekranlara uzun süre maruz kalmak göz yorgunluğuna, baş ağrısına ve rahatsızlığa yol açabilir. Özellikle yetersiz aydınlatılmış ortamlarda dijital ekranlardan gelen sürekli parlama görsel yorgunluğa neden olabilir (Dong vd., 2021; Wiberg ve Wiberg 2019; Poulain 2018).
Dijital yorgunluğun diğer bir nedeni aşırı bilgi yüklemesidir. Sosyal medya, e-postalar ve haber akışları gibi çeşitli dijital kaynaklardan gelen sürekli bilgi akışı, insanların dijital teknolojilerden gelen aşırı bilgi yükü nedeniyle yorulmalarına neden olabilmektedir. Dijital iletişim araçları ve dijital çalışma ortamlarının (sanal ofisler, mobil çalışma) talepleri tarafından yönlendirilen birden fazla görevi aynı anda yürütmeyi gerekli kıldığı için çoklu görev talepleri dijital yorgunluğun diğer nedenleri arasındadır. Özellikle sosyal medya platformlarında başkalarının yaşamlarına maruz kalmak, gündemi kaçırma korkusu (FOMO), yetersizlik veya strese neden olan duygusal ve zihinsel yorgunluklar bu çağa özgü başlıca dijital yorgunluk nedenleridir.
Ekran karşısında uzun süre geçirmekten kaynaklanan hareketsiz yaşam tarzı, insanların psikolojik ve fiziksel sağlıklarını olumsuz yönde etkileyebilmektedir. Dijital yorgunluk kendini; göz yorgunluğu, baş ağrısı, boyun ağrısı, kronik yorgunluk, uyku problemleri gibi fiziksel belirtilerle gösterdiği gibi, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık, sinirlilik, anksiyete, depresyon gibi zihinsel belirtilerle göstermektedir (Aktaran Tutar ve Mutlu, 2024) (Bilkay, 2021; Abel vd., 2016; Zhang vd., 2020; Milyavskaya 2018).
Dijital yorgunlukla başa çıkmak, kişisel farkındalık ve dikkatli alışkanlıklar geliştirmeyi gerektirir. Dijital yorgunlukla baş etmek için bazı stratejiler:
● Telefonunuzdaki, bilgisayarınızdaki ya da uygulamalarınızdaki bildirimleri sınırlama
● Sosyal medya hesaplarını ve e-posta uygulamalarını belirli saatlerde kontrol etme
● Anda kalma veya meditasyon uygulamaları kullanarak rahatlama ve stres azaltma teknikleri uygulama
● Dijital cihazları belirli aralıklarla kapatıp tamamen dinlenmeye geçme
● Ekran karşısında uzun süre kaldığınızda düzenli aralar verme [Her 30-40 dakikada bir kısa yürüyüş yapmak veya gözleri rahatlatmak için 20-20-20 (20 dakika ekran kullanımı, 20 saniye süresince 20 metre ilerideki bir nesneye bakmak) kuralını uygulamak faydalıdır.]
● Düzenli fiziksel aktiviteler yapma.
Kaynakça
Dong, H. Y., Feng, J. Y., Wang, B., Shan, L., & Jia, F. Y. (2021). Screen time and autism: Current situation and risk factors for screen time among pre-school children with ASD. Frontiers in Psychiatry, 12, 675902.
Poulain, T., Peschel, T., Vogel, M., Jurkutat, A., & Kiess, W. (2018). Cross-sectional and longitudinal associations of screen time and physical activity with school performance at different types of secondary school. BMC Public Health, 18(1), 1-10.
Tutar, H., Mutlu, H. T. (2024). Dijital Yorgunluk Ölçeği (DİYÖ): Geçerlilik ve Güvenirlik Çalışması. İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, 67.
Wiberg, M., & Wiberg, B. (2019). The screens of our time: on "time"-implications for screen time research. In Managing Screen Time in an Online Society, 122-145.
Günümüz toplumlarında her alanda olduğu gibi teknoloji alanında da hızlı bir değişim ve gelişim yaşanmaktadır. Bu değişimin en çok etkilendiği alanlardan biri de eğitimdir. Teknolojinin hızla gelişmesi öğretim ortamlarında teknolojiden yararlanmayı ve çocukların sürece etkin katılım imkânı sağlayacak şekilde eğitim ortamını düzenlemeyi gerekli kılmaktadır. Özellikle son 30 yılda bilgisayar teknolojisinin öğrenme ve öğretme ortamlarına entegrasyonu, eğitim politikası, pedagoji, müfredat ve öğretim kaynakları açısından birçok yeni eğitim reformunun kaçınılmaz bir bileşeni haline gelmiştir. Bu nedenle eğitim alanında teknoloji kullanımı geleneksel yöntemden uzaklaşıp, yeni öğretim yöntemleri sağlamayı ve çocuk ile öğretmen iletişimini artırarak eğitimin niteliğinin artmasını sağlamaktadır. Bu durum, teknolojinin erken çocukluk dönemi eğitim ortamlarına da dâhil edilmesini sağlayan bir unsur olduğu görülmektedir. Bu dönemde çocukların küçük kas gelişimi henüz tamamlanamadığı için teknoloji kullanımı sayesinde öğrenmeler ses ve görsellerle desteklenerek kalıcı hale gelmektedir. Öğretmen ile çocuk arasında olumlu iletişimi sağlamak için kullanılan bilgisayarlar, tabletler, oyunlar, elektronik oyuncaklar sınıf ortamlarına entegre edilerek çocuğun gelişimine katkı sağlanmaktadır. Araştırmalar, teknoloji kullanımının çocukların hafıza gelişimini, iletişim ve problem çözme becerilerini ve doğuştan gelen müzik becerilerini destekleyebileceğini göstermiştir.
Aynı zamanda teknolojinin erken çocukluk öğrenme ortamlarına dâhil edilmesi avantajla birlikte içerisinde bazı endişeleri de barındırmaktadır. Çocukların teknoloji bağımlılığı veya sosyal becerileri gelişimlerine ket vurulması, bu endişelerin başında gelmektedir. Bu nedenle okul öncesi öğretmenlerine büyük görevler düşmektedir. Burada öncelikle öğretmenlerin bilgisayar ve interneti bir öğrenme ve öğretme aracı olarak aktif bir şekilde kullanabilmesi beklenmektedir. Ayrıca sınıf ortamına uygun, çocukların ilgi ve ihtiyaçlarını göz önüne alarak ve farklı yöntem-teknikler kullanarak öğrenme ortamlarını hazırlamaları gerekmektedir. Öğretmenlerin öğretim etkinliklerinde teknolojik materyalleri kullanım becerileri ne kadar artarsa aynı oranda teknolojik pedagojik yeterlilikleri de o oranda olumlu etkilenmektedir. Bu da okul öncesi öğretmenlerinin çocuklara benzersiz bağlamlar sunmaları için teknoloji ile pedagojiyi uygun bir şekilde bütünleştirmelerine olanak sağlayan teknolojik pedagojik alan bilgisine (TPAB) sahip olmaları gerektiğini ortaya çıkarmaktadır.
Yapay Zeka ve Eğitim: İngilizce Öğrenme ve Öğretimde Yeni Ufuklar
Günümüzde yapay zeka teknolojileri, öğretmenler için güçlü bir yardımcı haline geldi. Biz eğitimciler olarak, yapay zekayı sınıf ortamında ve bireysel çalışmalarda nasıl kullanabileceğimizi keşfetmek, öğrencilerimize daha iyi rehberlik etmemizi sağlıyor. Peki, yapay zeka bize nasıl yardımcı olabilir ve bundan nasıl faydalanabiliriz? Bu yazıda, yapay zekanın öğretim sürecindeki rolünden, örnek uygulamalardan ve bu teknolojiyi nasıl en iyi şekilde değerlendirebileceğimizden bahsedeceğim.
Yapay Zeka Öğretmenlere Nasıl Yardımcı Olabilir?
Örnek Uygulamalar ve Faydaları
Gerçek Hayattan Örnek: Elon Musk ve Yapay Zeka Kullanımı
Elon Musk, Tesla ve SpaceX gibi dünyanın en yenilikçi şirketlerinin kurucusu olarak yapay zekanın gücünü iş dünyasında en iyi kullanan isimlerden biri. Tesla araçlarında kullanılan yapay zeka, sürüş sırasında milyonlarca veriyi işleyerek hem güvenliği artırıyor hem de araçları daha akıllı hale getiriyor. Musk, bu süreçte yapay zekanın yalnızca bir araç olduğunu, asıl önemli olanın doğru yönlendirme ve insan zekasıyla entegrasyon olduğunu sık sık vurguluyor.
Bu yaklaşımı eğitime uyarlayacak olursak, yapay zeka teknolojilerinin öğretmenlerin yerine geçmek için değil, onların öğrencilerle daha etkili bir şekilde ilgilenmesine olanak sağlamak için tasarlandığını söyleyebiliriz. Tıpkı Tesla’nın araçları daha güvenli hale getirmesi gibi, yapay zeka da eğitimde öğrencilerin ihtiyaçlarına daha doğru çözümler sunarak öğrenme sürecini daha etkili hale getirebilir.
Yapay Zeka: Rakip Değil, Destekçi
Yapay zeka, öğretmenlere rakip olmak için değil, onların yeteneklerini desteklemek ve geliştirmek için tasarlanmıştır. Öğretmenler olarak bu teknolojiyi benimsemek, öğrencilerimize daha etkili bir şekilde ulaşmamıza ve onların başarılarına katkı sağlamamıza olanak tanır. Unutmayalım, doğru şekilde kullanıldığında yapay zeka, eğitimde eşsiz bir müttefiktir.
Siz de yapay zekayı eğitim yolculuğunuzun bir parçası haline getirmek için bugün bir adım atmaya ne dersiniz?
I. Giriş
Günümüz teknolojik dönüşümünün en çarpıcı örneklerinden biri, yapay zeka sistemlerinin üretkenlik düzeyinde ortaya koyduğu içeriklerdir. Bu içerikler, geleneksel olarak insan yaratıcılığının ürünü sayılan eserler ile kıyaslandığında, “yaratıcılık” kavramını ve “eser sahibi” tanımını yeniden sorgulatmaktadır. Felsefi bir perspektiften bakıldığında, telif hakkı korumasının temel amacı, yaratıcılığı teşvik etmek ve özgün çalışmaları ekonomik, kültürel ve toplumsal değer olarak tanımaktır. Peki, yapay zeka tarafından üretilen içerikler bu kriterlere uymakta mıdır ve dolayısıyla telif hakkı korumasını gerektirmekte midir?
II. Yaratıcılık, Eser Sahipliği ve İnsan Deneyimi
Yaratıcılık, eser sahipliği ve insan deneyimi kavramları, klasik felsefi düşüncede insanın öznel dünyasının, duygusal derinliğinin ve entelektüel çabasının bir yansıması olarak ele alınır. Geleneksel anlamda bir eserin ortaya çıkışı, sanatçının yaşam tecrübesi, bilinçli düşünce süreçleri ve estetik duyarlılığının somutlaşmasıdır. Bu durum, eserin yalnızca fiziksel bir üretim süreci değil, aynı zamanda insanın içsel dünyasının ve deneyimlerinin özgün bir ifadesi olarak değerlendirilmesini sağlar. Eser sahipliği, bu yaratıcı sürecin meyvesi olarak, emeğin ve bireysel ifadenin tanınması ve ödüllendirilmesi amacına hizmet eder; telif hakkı sistemi de bu bağlamda, bireyin yaratıcı emeğini koruyarak toplumsal kültürel mirası sürdürmeyi hedefler (Çoban, 2022).
Ancak, günümüz teknolojik dönüşümünün en çarpıcı örneklerinden biri olan yapay zeka sistemleri, yaratıcı süreçleri yeniden tanımlamaya zorlamaktadır. Yapay zeka, geniş veri kümeleri ve karmaşık algoritmalar aracılığıyla özgün içerikler üretebilmekte; ancak bu üretim, insanın bilinçli, duygusal ve estetik katkılarından yoksun kalabilmektedir. Burada şu temel soru ortaya çıkar: Yaratıcılık, yalnızca insanın içsel deneyimlerinin bir ifadesi midir, yoksa algoritmaların öngörülemeyen kombinasyonları da “yaratıcı” kabul edilebilir mi? Eğer yaratıcılık, esasen insanın deneyimsel zenginliğine bağlı ise, yapay zeka tarafından otomatik üretilen içeriklerin, gerçek anlamda yaratıcı olup olmadığı tartışmaya açıktır. Bu noktada, insan deneyiminin derinliği ve özgünlüğü, eserin değerini ve korunmasını sağlayan temel unsurlar olarak ön plana çıkar.
Eser sahipliği kavramı da bu tartışmanın merkezinde yer almaktadır. Geleneksel telif hakkı sistemi, eserin yaratım sürecinde sergilenen bireysel çabayı, özgün düşünceyi ve duygusal derinliği ödüllendirmek üzere yapılandırılmıştır. Ancak yapay zeka ürünlerinde, eserin ortaya çıkışında insan girdisinin yanı sıra algoritmaların öngörülebilir kalıplarının etkisi de bulunmaktadır. Bu durum, yapay zeka tarafından oluşturulan eserlerin kime ait olması gerektiği sorusunu belirsizleştirir; çünkü klasik tanımda “eser sahibi” ifadesi, insanın bilinçli katkısını temel alır. Dolayısıyla, yapay zekanın ürettiği içeriklerin telif hakkı kapsamında korunup korunmaması, yalnızca teknik bir mesele değil, aynı zamanda insanın yaratıcılık ve deneyim dünyasının korunup korunmamasıyla ilgili derin felsefi soruları da gündeme getirir (Poland, 2023; Yang & Zhang, 2024).
Bu tartışmalar, yaratıcı sürecin doğasının yeniden yorumlanması gerektiğini ortaya koyar. Eğer yaratıcı faaliyet, yalnızca insanın subjektif deneyimlerinin bir ifadesi ise, yapay zeka tarafından üretilen eserlerin mekanik kombinasyonlardan ibaret olduğu ve dolayısıyla gerçek anlamda “yaratıcı” sayılmaması gerekebilir. Öte yandan, yapay zekanın sunduğu özgün kalıplar ve beklenmedik sonuçlar, yeni bir yaratıcılık biçiminin varlığını işaret ediyorsa, o zaman geleneksel kavramların ötesinde, farklı bir telif hakkı düzenlemesi gerekebilir. Bu noktada, insan deneyiminin, duygusal ve entelektüel derinliğin, eserin özgünlüğünde oynadığı rol, tartışmanın temelinde yer alır; çünkü gerçek yaratıcılık, yalnızca teknik üretimden ziyade, insanın yaşamdan edindiği deneyimlerin ve düşünsel zenginliğin somutlaşması olarak değerlendirilebilir.
III. Telif Hakkının İşlevi ve Felsefi Dayanakları
Telif hakkı, toplumların kültürel ve entelektüel gelişimine önemli katkılar sağlayan, bireylerin özgün yaratıcılık çabalarını tanıyan ve ödüllendiren temel bir hukuki düzenlemedir. Bu düzenleme yalnızca eserlerin ekonomik değerini korumakla kalmaz, aynı zamanda o eserlerin yaratım sürecinde sergilenen bireysel deneyim, duygusal derinlik ve entelektüel emek gibi ögelerin de korunmasını amaçlar. Telif hakkının işlevi, yaratıcılığı teşvik etmek ve bireylerin özgün düşüncelerini toplumsal hafızaya kazandırmak suretiyle kültürel mirasın sürekliliğini sağlamak üzerine kuruludur. Bu bağlamda, felsefi dayanaklar; bireysel emeğin, özgünlüğün ve estetik değerlerin tanınması ilkesine dayanır. Yaratıcılık kavramı, tarihsel olarak insanın bilinçli ve duygusal deneyimleriyle iç içe geçmiş, estetik duyarlılık ve subjektif yorumların somutlaşması olarak görülmüştür (Çoban, 2022). Dolayısıyla, telif hakkı sistemi, insanın yaşam deneyimlerinin, entelektüel çabasının ve duygusal ifadesinin bir yansıması olarak ortaya çıkan eserleri korumayı amaçlar.
IV. Yaratıcılık ve Eser Kavramı Üzerine Sorgulamalar
Soru: Klasik felsefi yaklaşımlarda, "yaratıcılık" insanın bilinçli düşüncesi, duygusal deneyimi ve özgün ifadesiyle yakından ilişkilendirilmiştir. Peki, yapay zeka tarafından üretilen bir çıktı, gerçekten "yaratıcı" kabul edilebilir mi?
Düşünce Denemesi: Eğer yaratıcılık, yalnızca insan deneyiminin bir yansıması ise, yapay zeka tarafından oluşturulan içerik, otonom bir şekilde ortaya çıksa dahi, temelde insan girdisinin ve yönlendirmenin sonucu olduğundan, bu içeriklerin "yaratıcı" olup olmadığı tartışmaya açık kalır (Çoban, 2022). Öte yandan, yapay zeka sistemlerinin sunduğu özgün kombinasyonlar, daha önce hiç görülmemiş eserler ortaya koyuyorsa, bu durum "yeni" bir yaratıcılık tanımına ihtiyaç duyulduğunu da düşündürebilir.
Soru: Telif hakkı koruması, esasen yaratıcılığı ödüllendirmek, emeği tanımak ve toplumsal kültürel mirası korumak amacını taşır. Ancak yapay zeka tarafından üretilen eserlerde bu temel prensipler nasıl uygulanmalıdır?
Düşünce Denemesi: Amerika Birleşik Devletleri’nde yapılan bazı davalarda (örneğin, “Zarya of the Dawn” davası) yapay zeka çıktılarında insan katkısının belirleyici olduğu vurgulanırken, tamamen otonom üretilen kısımların korunmayacağı öne sürülmektedir (Poland, 2023). Ancak bu yaklaşım, telif hakkı korumasının sadece insan emeğine dayalı olması gerektiği varsayımını yeniden gündeme getiriyor. Bu durumda; yapay zekanın geliştirilmesinde emeği geçen kişiler, kullanıcılar veya yatırımcılar arasında hak dağılımının nasıl olması gerektiği konusunda net bir fikir birliği henüz sağlanamamıştır.
Soru: Yapay zeka, kendi varlığına ilişkin bilinç veya kişilik kazanır mı? Eğer kazanırsa, bu durum telif hakkı kavramını temelden nasıl değiştirecektir?
Düşünce Denemesi: Bazı teorik yaklaşımlar, yapay zekaya sınırlı da olsa “elektronik kişilik” tanınabileceğini öne sürerken, bu durumun etik ve hukuki sonuçları tartışmalı hale gelmektedir. Eğer yapay zekaya bağımsız bir kişilik atfedilirse, o zaman ürettiği eserlerin de doğrudan onun eser sahibi olarak korunması gündeme gelebilir. Ancak bu, insan yaratıcılığına dayalı telif hakkı kavramının temelini sarsar mı? Bu soru, hem felsefi hem de yasal açıdan henüz net bir cevabı olmayan bir mesele olarak kalmaktadır.
V. Sonuç
Yapay zeka tarafından üretilen eserlerin telif hakkı kapsamına alınması sorunu, yalnızca hukuki bir mesele olmakla kalmayıp, felsefi, etik ve toplumsal boyutları da barındıran karmaşık bir tartışmadır. Bir yandan, teknolojik gelişmenin ve yaratıcı inovasyonun desteklenmesi için koruma mekanizmalarına ihtiyaç duyulurken, diğer yandan telif hakkının temel dayanakları olan insan yaratıcılığı, bilinç ve duygusal derinlik kavramları sorgulanmaktadır. Bu çerçevede, yapay zeka tarafından üretilen eserlerin telif hakkı kapsamına alınması yönündeki yaklaşım, insan girdisinin ve yaratıcılığın varlığını esas alan bir uygulamayla sınırlı tutulabilir veya alternatif sui generis (kendine özgü) koruma modelleri geliştirilebilir. Nihai karar, hangi değerlerin ve prensiplerin toplum tarafından daha çok benimseneceğine bağlı olarak, dinamik ve bağlama duyarlı bir düzenlemeyle şekillendirilebilir.
Referanslar
Çoban, Y. T. (2022). Türk Fikri Mülkiyet Hukuku Çerçevesinde Yapay Zekâ Ürünleri. On İki Levha Yayıncılık.
Poland, C. M. (2023). Generative AI and US Intellectual Property Law. arXiv. https://arxiv.org/abs/2311.16023
Yang, S. A., & Zhang, A. H. (2024). Generative AI and Copyright: A Dynamic Perspective. arXiv. https://arxiv.org/abs/2402.17801
FMV IŞIK OKULLARI, ROBOTİK YARIŞMALARINDA TARİH YAZDI!
FMV Işık Okulları, beş kampüsüyle katıldığı First Lego League (FLL) ve VEX Robotics yarışmalarında olağanüstü bir başarıya imza atarak büyük bir zafer elde etti! Öğrencilerimiz, inovasyon, mühendislik ve takım çalışması alanlarındaki üstün yeteneklerini sergileyerek yarışmaların en prestijli ödüllerini kazandı.
FLL 2025 Teması: MASTERPIECE Her yıl farklı bir tema ile gerçekleştirilen First Lego League yarışmasının bu yılki teması MASTERPIECE idi. Öğrenciler, bu tema doğrultusunda sanat, bilim ve teknolojiyi birleştirerek geleceğe yön verecek yenilikçi projeler geliştirdi. Takımlarımız, jüriyi etkileyen projeleri ve mükemmel robot performanslarıyla adlarından söz ettirdi.
FMV Işık Okulları'nın FLL'deki Üstünlüğü FMV Işık Okulları, dört kampüsüyle yarışmaya katılarak büyük bir rekabetin yaşandığı turnuvada olağanüstü dereceler elde etti:
Ispartakule Kampüsü:
🏆 Robot Performans Birincilik Ödülü: Takım, teknik bilgi ve stratejik düşünme becerileriyle en yüksek puanı alarak şampiyon oldu.
🏆 Turnuva Üçüncülük Ödülü: Genel başarılarıyla turnuvanın en iyi üç takımı arasına girerek büyük bir başarıya imza attı.
Florya Kampüsü:
🏆 Turnuva İkincilik Ödülü: Üstün proje çalışmaları ve robotik yetenekleriyle turnuva ikincisi olmayı başardı.
🏆 Robot Performans İkincilik Ödülü: Robotlarının teknik donanımı ve başarılı programlaması sayesinde ikinci sırada yer aldı.
Erenköy Kampüsü:
🏆 Proje Üçüncülük Ödülü: Yenilikçi ve yaratıcı proje sunumları, jüri tarafından büyük beğeni topladı ve üçüncülük ödülüne layık görüldü.
Nişantaşı Kampüsü:
🏆 Aslan Koç Ödülü: Takım koçunun liderlik, rehberlik ve ilham verici yaklaşımı sayesinde bu özel ödülü kazandı.
VEX Robotics’te de Büyük Başarı! FMV Işık Okulları öğrencileri, sadece FLL’de değil, aynı zamanda uluslararası VEX Robotics yarışmalarında da büyük başarılar elde etti. Teknoloji ve mühendislik becerilerini en iyi şekilde sergileyen öğrencilerimiz, aldıkları ödüllerle bizleri gururlandırdı:
Ispartakule Kampüsü:
🏆 Innovate Award: Yenilikçi ve yaratıcı mühendislik çözümleriyle bu prestijli ödülü kazanarak VEX Ulusal Finaline katılma hakkı kazandı!
Nişantaşı Kampüsü:
🏆 Build Award: Mekanik tasarımda üstünlüklerini kanıtlayarak bu ödülü kazandılar.
Geleceğin Liderleri Burada Yetişiyor! FMV Işık Okulları olarak, öğrencilerimizin bilim ve teknoloji alanındaki başarılarını desteklemeye devam ediyoruz. FLL ve VEX Robotics yarışmalarında kazandığımız bu büyük zaferler, onların mühendislik ve inovasyon alanındaki potansiyellerini gözler önüne serdi. Bu başarı, gelecekte daha büyük projelere ve dünya çapında inovasyonlara ilham olacak!
Öğrencilerimizi, onlara rehberlik eden öğretmenlerimizi ve destek veren tüm velilerimizi yürekten tebrik ediyoruz!
Teknoloji her geçen gün gelişirken eğitim dünyası da bu değişime ayak uyduruyor. Son dönemde biz öğretmenlerin işini kolaylaştıran yapay zekâ araçları arasında Brisk AI oldukça dikkat çekiyor. Peki, Brisk AI nedir ve nasıl kullanılır? Bu yazımızda Brisk AI’ı birlikte keşfedelim.
Brisk AI, öğretmenler için özel olarak tasarlanmış bir yapay zekâ destekli soru hazırlama aracı. En büyük avantajlarından biri, öğretmenlerin müfredatlarına uygun sorular üretmesine yardımcı olması. Özellikle fizik gibi disiplinlerde kavramları test etmek için kullanışlı bir araç sunuyor.
Brisk AI’ın en güzel yanlarından biri, sadece metinlerden değil, aynı zamanda YouTube’daki ders videolarından da soru üretebilmesi. Yani, bir fizik dersine ait bir YouTube videosunun bağlantısını Brisk AI’a verdiğinizde, sistem videodaki içerikleri analiz edip uygun sorular oluşturabiliyor. İşte Brisk AI ile soru hazırlamanın temel adımları:
Giriş Yapın – Brisk AI platformuna kaydolun veya giriş yapın.
Kaynak Belirleyin – Bir metin, konu başlığı veya YouTube videosu seçin.
Soru Türünü Seçin – Çoktan seçmeli, açık uçlu veya doğru-yanlış gibi soru türlerinden birini belirleyin.
Sorularınızı İnceleyin – Oluşturulan soruları gözden geçirerek dersinize uygun hale getirin.
Düzenleyin ve Kaydedin – Gerekirse soruların zorluk seviyesini değiştirin veya açıklamalar ekleyin.
Örneğin, 11. sınıfta "Basit Harmonik Hareket" konusunu işliyorsunuz diyelim. Brisk AI’a konu başlığını yazabilir veya ilgili bir YouTube ders videosu bağlantısı ekleyerek sorular üretebilirsiniz. Yapay zekâ, bu konuyla ilgili aşağıdaki gibi sorular oluşturabilir:
Basit harmonik hareketin temel denklemi nedir?
Bir yay sarkacının periyodu hangi değişkenlere bağlıdır?
Aşağıdakilerden hangisi basit harmonik hareket yapan bir sistem değildir?
Hazırlanan sorular üzerinde küçük değişiklikler yaparak kendi anlatımınıza en uygun hale getirebilirsiniz.
Brisk AI, öğretmenlere zaman kazandıran güçlü bir araç olsa da her yapay zekâ uygulamasında olduğu gibi bazı noktalara dikkat etmek gerekiyor:
Akademik Doğruluk: Oluşturulan soruları mutlaka kontrol edin. Yapay zekâ bazen yanlış veya eksik bilgiler üretebilir.
Öğrenci Seviyesine Uygunluk: Soruların öğrencilerinizin seviyesine uygun olup olmadığını gözden geçirin.
Etik Kullanım: Yapay zekâdan alınan soruları doğrudan kullanmak yerine kendi yorumlarınızla zenginleştirin.
Brisk AI, fizik gibi kavramsal derslerde öğretmenlerin işini büyük ölçüde kolaylaştırıyor. Hem zamandan tasarruf sağlıyor hem de ders içeriklerine uygun soru hazırlama sürecini hızlandırıyor. Yapay zekâyı bilinçli bir şekilde kullanarak derslerinizi daha verimli hale getirebilirsiniz.