Ana içeriğe git

Dijital İz Yazıları / Bloglar

Dünyadaki herkese

blobid0.png

Bir gün sınıfımıza bir postacı geldi. Çantasında mektuplar, çözülmeyi bekleyen problemler ve çocuklara yönelteceği pek çok soru vardı. Ancak bu postacı gerçek değildi; yapay zekâ desteğiyle oluşturulmuş dijital bir karakterdi. Buna karşın çocukların düşünmesini hedeflediğimiz problemler, gerçek yaşamın içinden seçilmişti.

Yapay zekâ ile oluşturulan bir karakter, çocukların öğrenme yolculuğunda nasıl bir rol üstlenebilir? Daha da önemlisi, teknolojinin saniyeler içinde yanıt üretebildiği bir dünyada çocukların merak etme, sorgulama ve kendi çözümlerini geliştirme becerileri nasıl korunabilir?

Bir okul öncesi eğitimcisi olarak bu soruları, yapay zekâyı öğrenme ortamlarına dâhil ederken temel aldığım pedagojik meseleler arasında görüyorum. Çünkü teknolojiyle zenginleştirilmiş bir öğrenme deneyiminin asıl değeri, sunduğu olanaklardan çok, çocukların düşünme süreçlerine nasıl katkı sağladığı ile belirlenir.

Teknoloji Değil, Merak Öğrenmenin Merkezinde

Uluslararası Bakalorya İlk Yıllar Programı (IB PYP), çocuğu öğrenme sürecinin aktif bir öznesi olarak kabul eder. Bu yaklaşımda çocuklar oyun oynayarak, gözlem yaparak, araştırarak ve deneyimlerini paylaşarak kendi anlamlarını oluşturur. IB’nin erken yıllar yaklaşımında oyun, sorgulama ve öğrenmenin temel yollarından biri olarak ele alınır (IB, t.y.).

Bu pedagojik çerçeve, yapay zekânın eğitimdeki yerini değerlendirmek için de önemli bir bakış açısı sunar. Teknolojinin eğitim ortamlarına dâhil edilmesi, tek başına öğrenme sürecinin zenginleşmesini sağlamaz. Belirleyici olan, teknolojinin hangi pedagojik amaçla kullanıldığı ve bu süreçte çocuğun aktif öğrenen rolünün nasıl korunduğudur.

IB’nin 2026 yılında paylaştığı yapay zekâ tasarım ilkelerine ilişkin güncelleme de teknolojinin değerler temelinde, öğrenenlerin ve eğitimcilerin sorumlulukları gözetilerek kullanılmasının önemini ortaya koyar (IB, 2026). Bu yaklaşım, eğitim teknolojilerinin yalnızca sunduğu teknik olanaklar üzerinden değil, öğrenme süreçlerine ve insan gelişimine sağladığı katkı üzerinden değerlendirilmesi gerektiğine işaret eder.

Bir Mevsim Postacısından Dijital Bir Bahçeye

Bu pedagojik yaklaşım doğrultusunda gerçekleştirdiğim Mevsim Kurtarma Ekibi çalışmasında, yapay zekâ desteğiyle oluşturduğum Mevsim Postacısı karakterini çocuklarla buluşturdum. Karakter, çocuklara günlük yaşamdan alınan problem durumları sundu. Yaz mevsiminde montla plajda oturan ya da kışın eldivensiz dışarı çıkan çocukların görsellerini inceleyen öğrencilerimiz, karşılaştıkları sorunları belirledi, çözüm önerileri geliştirdi ve düşüncelerini kendi hazırladıkları çalışmalar aracılığıyla ifade etti.

Dijital Bahçem çalışmasında ise çocuklar çevrelerindeki bitkileri araştırdı, gözlemledi ve edindikleri bilgileri kendi sesleriyle anlattı. Araştırma sürecinde ortaya çıkan içerikler, yapay zekâ destekli animasyonlarla dijital hikâyelere dönüştürüldü. Böylece doğada başlayan öğrenme süreci, çocukların seslerini, düşüncelerini ve keşiflerini merkeze alan farklı bir anlatım biçimiyle zenginleşti.

Her iki uygulamada da çocukların kendi öğrenme süreçlerini değerlendirmelerine olanak tanıyan öz değerlendirme formlarından yararlandım. Bu sayede yalnızca ortaya çıkan ürünlere değil, çocukların öğrenme süreçlerine ilişkin farkındalıklarına da odaklandım. Çocukların ne öğrendiklerini, nasıl düşündüklerini ve çözüm üretirken hangi yolları izlediklerini değerlendirmeleri, öğrenmenin görünür kılınmasına katkı sağladı.

Bu deneyimler, yapay zekânın eğitimdeki değerinin yalnızca içerik üretme kapasitesiyle sınırlı olmadığını bir kez daha ortaya koydu. Asıl değer, çocukların düşünmesine, farklı olasılıkları değerlendirmesine ve yeni sorular geliştirmesine alan açmasında yatıyor. Teknoloji, bu süreçte öğrenmenin merkezine yerleşen bir unsur değil; çocukların merakını besleyen ve öğrenme deneyimlerini çeşitlendiren bir araç olarak anlam kazanıyor.

Yapay Zekâ Çağında Öğretmenin Değişmeyen Sorumluluğu

Yapay zekânın okul öncesi eğitimdeki kullanımını yalnızca sunduğu fırsatlar üzerinden değerlendirmek yeterli değildir. UNESCO (2023), üretken yapay zekânın eğitimde kullanımında insan merkezli, güvenli ve gelişimsel açıdan uygun yaklaşımların önemini vurgular. UNICEF (2025) ise yapay zekâ uygulamalarında çocukların mahremiyetinin, güvenliğinin ve gelişimsel haklarının korunması gerektiğine dikkat çeker.

Bu çerçevede yapay zekâ, okul öncesi eğitimde çocukların bağımsız kullanımına sunulan bir teknolojiden çok, öğretmenin pedagojik tasarımını destekleyen bir araç olarak konumlandırılmalıdır. Oyun, doğayla etkileşim, somut deneyimler ve sosyal ilişkiler öğrenme sürecinin merkezinde yer almaya devam etmelidir. Teknolojik araçlar bu deneyimlerin yerini almak yerine onları desteklemeli ve zenginleştirmelidir. Çünkü yapay zekâ bir görsel oluşturabilir, bir karakteri konuşturabilir ya da bir hikâyenin başlangıcını hazırlayabilir. Ancak bir çocuğun neden belirli bir soruyu sorduğunu anlamak, düşüncelerini özgürce ifade edebileceği bir ortam oluşturmak ve öğrenme sürecini derinleştirmek öğretmenin pedagojik sorumluluğudur. Öğretmenin rolü yalnızca bilgi sunmak değil; çocukların meraklarını takip etmek, düşüncelerini görünür kılmak ve kendi anlamlarını oluşturmalarına rehberlik etmektir.

 blobid1.png

Geleceğe Bırakacağımız En Değerli Beceri

Yapay zekânın eğitimdeki geleceğini değerlendirirken belki de soruyu yeniden ele almak gerekir: Çocukları teknolojiye ne kadar erken hazırladığımızdan çok, teknolojiyle şekillenen bir dünyada onların merakını, yaratıcılığını ve düşünme özgürlüğünü nasıl koruyabiliriz?

Mevsim Postacısı’nın mektupları ve Dijital Bahçem’de hayat bulan araştırmalar, aynı pedagojik gerçeğe işaret ediyor: Teknoloji öğrenmeye yeni kapılar açabilir; ancak o kapılardan hangi sorularla geçileceğini belirleyen, çocuğun merakı ve eğitimcinin rehberliğidir. 

Yapay zekânın giderek daha fazla yanıt ürettiği bir dünyada, çocukların soru sormaya, sorgulamaya ve kendi cevaplarını aramaya devam etmesi, eğitimin en değerli kazanımlarından biridir.

 


Kaynakça

International Baccalaureate. (t.y.). The learner. https://ibo.org/programmes/primary-years-programme/curriculum/the-learner

International Baccalaureate. (2026, 22 Eylül). Co-creating our approach to AI: An update and learnings so far. https://ibo.org/news/news-about-the-ib/updated-ai-design-principles/

Miao, F., & Holmes, W. (2023). Guidance for generative AI in education and research. UNESCO. https://www.unesco.org/en/articles/guidance-generative-ai-education-and-research

UNICEF Innocenti. (2025). Guidance on AI and children (Version 3.0). UNICEF. https://www.unicef.org/innocenti/reports/policy-guidance-ai-children

 

blobid2.png

[ Değiştirildi: Cumartesi, 24 Ekim 2026, 3:51 PM ]
 
Süheyl DOĞAN
yazan Süheyl DOĞAN - Cuma, 23 Ekim 2026, 2:57 PM
Dünyadaki herkese

Dijital Çağda Akademik Dürüstlük

Bir araştırmada kullandığımız bilginin kaynağını belirtmek, bir görselin sahibine emek hakkını teslim etmek, kendi düşüncelerimizle başkasından öğrendiklerimizi ayırt etmek… Akademik dürüstlük, öğrenirken yaptığımız bu seçimlerde kendini gösterir. Bilgiye ulaşmanın giderek kolaylaştığı günümüzde, bilgiyi nasıl kullandığımız ve ortaya koyduğumuz çalışmanın sorumluluğunu nasıl üstlendiğimiz de önem kazanıyor.

Okulumuzda 26–30 Ekim tarihlerinde gerçekleştireceğimiz Akademik Dürüstlük Haftası’nda, bu sorumluluğu farklı derslerin bakış açılarıyla ele alacağız. Bilimsel kanıtları sorgulayan çalışmalar, özgün tasarımlar, öğrenci sunumları ve sporda adil oyun etkinlikleri aracılığıyla dürüstlüğün öğrenme hayatımızdaki yerini tartışacağız. Öğrencilerimizin araştırırken, üretirken ve birlikte çalışırken karşılaştıkları etik sorular üzerine düşünmelerini; kendi emeklerine ve başkalarının katkılarına saygı duymalarını amaçlıyoruz.

Uluslararası Bakalorya’nın (IB) Academic Integrity yaklaşımı, akademik dürüstlüğü tüm okul topluluğunun paylaştığı bir sorumluluk olarak ele alır. Öğrencinin sunduğu çalışma, kendi bilgi ve becerilerini yansıtmalı; yararlandığı fikirler ve kaynaklar açıkça belirtilmelidir. Bu anlayışta kaynak göstermek, öğrenmenin başkalarının birikimiyle geliştiğini kabul etmenin ve o birikime saygı duymanın bir yoludur. Öğretmenlerin rehberliği ve öğrenme sürecinde kurulan açık iletişim de bu kültürün gelişmesini destekler.

Yapay zekâ araçlarının yaygınlaşması, akademik dürüstlük üzerine yeni soruları da beraberinde getiriyor. IB, bu araçların etik ve bilinçli kullanımını desteklerken yapay zekânın ürettiği içeriğin öğrencinin kendi çalışması sayılamayacağını vurgular. Bir çalışmaya yapay zekâ tarafından oluşturulan metin, görsel ya da grafik eklendiğinde, bu katkının metin içinde belirtilmesi ve kaynakçada uygun biçimde gösterilmesi gerekir. Kullanımın, ilgili çalışmanın kurallarına ve öğretmenin yönlendirmelerine uygun olması da önem taşır.

Bu nedenle yapay zekâdan yararlanırken alınan yanıtları sorgulamak, verilen bilgileri ve kaynakları doğrulamak, aracın katkısını şeffaf biçimde açıklamak gerekir. Öğrencinin kendi sorularını geliştirmesi, düşüncelerini gerekçelendirmesi ve ürettiği çalışmayı açıklayabilmesi, öğrenmenin temelinde yer almaya devam eder.

Akademik Dürüstlük Haftası ile hedefimiz, bu yaklaşımı günlük öğrenme alışkanlıklarımızın bir parçası hâline getirmek. Dijital dünyada bıraktığımız izin; emeğe saygımızı, özgün düşüncelerimizi ve bilgi karşısındaki sorumluluğumuzu yansıtmasını istiyoruz.

 

Etiketler:
 
Dünyadaki herkese

Okul Yönetiminde Stratejik Karar Alma ve "Oyun Kurucu" Rolünün Üstlenilmesi

 

 

 

Son günlerde bölgesel çatışmalar ile ilgili haberlerde enerji arzına ek olarak deniz altındaki internet kabloların da karşı tarafa bir koz olarak kullanıldığı konuşulmaktadır. Enerji maliyetlerindeki artışın bugün bazı Avrupa ülkelerinde toplumsal tepkilere yol açtığı bilinmektedir. Toplumun tepki vereceği düşünülen ve endişe uyandıran bir diğer konunun da küresel internetin kesilmesi ve buna bağlı olarak hayatımızın her anında kullanılan devasa veri trafiğinin de olumsuz etkilenmesidir. Bu durum, modern dünyada verinin en kıymetli stratejik kaynaklardan biri haline geldiğini ve insanlığın ona ne derecede bağlı olduğunu göstermektedir.

 

Üretilen veri hacminin hesaplanamayacak boyutlara ulaşmasının, veri madenciliği (data mining) gibi yeni uzmanlık alanlarını ortaya çıkardığı bilinmektedir. Veri madenciliği süreçleri sayesinde doğru verinin tespit edilmesi, sistematik bir biçimde analiz edilmesi ve bu analizler doğrultusunda proaktif aksiyonlar alınması, kurumların sürdürülebilir başarısı için kritik bir önem taşımaktadır. Bu dijital dönüşümün eğitim sektörüne yansımaları incelendiğinde, okullarda da her geçen gün artan ve çeşitlenen devasa bir veri birikimi oluştuğu gözlemlenmektedir. Söz konusu verilerin doğru analiz edilerek anlamlı bilgilere dönüştürülmesinin, eğitim kurumlarının geleceği ve rekabet gücü açısından hayati bir öneme sahip olduğu değerlendirilmektedir. Bu bağlamda, modern eğitim liderlerinin yalnızca günlük idari süreçleri yürüten değil, kurumun ürettiği bu verileri doğru kullanabilen, yorumlayabilen ve kurumsal vizyonu bu analitik bulgular üzerine inşa edebilen kişiler olması gerektiği öngörülmektedir.

 

Bilimde teknik olarak mümkün olmayan deneyler için bazen soyut deneyler oluşturulur veya istatistik kullanılarak bazı sonuçlara ulaşılabilmektedir. Bir örnek vermek gerekirse, modern periyodik tablo henüz tamamlanmamışken, o dönem bilinmeyen elementlerin var olması gerektiği, bilinen elementlerin atom numaraları ve kütle numaraları değerlendirilerek tahmin edilmiş ve sınıflandırma yapılmıştır. Var olması beklenen ve sonradan var oldukları ispatlanacak bu elementlerin reaksiyon eğilimleri de tahmin edilebilmiştir. Tıpkı bu bilimsel öngörü sürecinde olduğu gibi eğitim kurumlarının yönetim süreçlerinde de her gün onlarca karar alınmasını gerektiren durumlar olmaktadır. Bazı durumlar, daha önceden tecrübe edilmeyen veya çevresel parametrelerin değişmiş olduğu benzer özelliklere sahip olan durumlar olabilmektedir. Bu dönemlerde karar almak gerektiğinde, bir eğitim liderinin sadece sezgilerine göre değil yeni şekillenen parametreleri doğru bir matematiksel formül ile sonuçlandırarak karar alması gerekmektedir. Ancak okul yönetimi kapsamında alınan bu kararların yalnızca bugünü değil, kurum kültürünü ve geleceğin toplumunu da şekillendirdiği unutulmamalıdır. Hızla değişen dünyada, "kriz çözme ve reaktif tepki verme" odaklı geleneksel okul yönetimi anlayışının, yerini "stratejik, veriye dayalı ve öngörülü" liderlik yaklaşımlarına bırakması bir zorunluluk olarak değerlendirilmektedir.

 

Bu temelde, eğitim yönetimi pratikleri işletme stratejileri perspektifiyle incelendiğinde, modern eğitim kurumlarının üst seviyelere taşınabilmesi adına üç temel stratejik adımın atılması gerektiği sonucuna varılmaktadır.

 

1. Sezgisel Yaklaşımlardan Veri Odaklı (Data-Driven) Yönetime Keskin Geçiş Eğitimciler için sezgisel yaklaşımların son derece kıymetli olduğu bilinmektedir. Okul öncesi, ilkokul, ortaokul ve lise kademelerindeki tüm eğitim süreçlerinde öğrencilerle kurulan duygusal bağların, onların gelişimine büyük bir katkı sunduğu kabul edilmektedir. Aynı zamanda, okul yönetim süreçlerinde öğretmenlerin de çalıştıkları kurumlarla ve okul liderliğiyle duygusal bağlar kurma eğiliminde oldukları bilinen bir gerçektir. Ancak, eğitim ekosistemindeki bu değerli sezgisel ve duygusal yaklaşımlar somut verilerle desteklenmediğinde, atılan iyi niyetli adımların kurumsal ölçekte bir "stratejik körlüğe" dönüşme riski taşıdığı gözlemlenmektedir. Akademik gelişim, öğretmen performansı, kampüs iklimi ve bütçe optimizasyonu gibi süreçlerin anlık performans göstergeleri üzerinden takip edilmesiyle, sorunlara kriz halini almadan müdahale edilebilmesi sağlanmaktadır. Karar destek sistemlerinin okul yönetiminin merkezine konumlandırılmasının, kurumu olayların peşinden sürüklenmekten kurtararak geleceği tasarlama kapasitesini artırdığı ifade edilmektedir.

 

2. Bir "Katalizör" Olarak Eğitim Liderliğinin Konumlandırılması Kimya biliminin temel mekanizmalarından biri olan "katalizör" kavramı, eğitim liderliği için güçlü bir metafor olarak ele alınmaktadır. Tıpkı bir katalizör gibi, stratejik liderliğin de kurumsal reaksiyonlara yön verdiği, karşılaşılan engelleri (aktivasyon enerjisini) düşürdüğü ve sonuç olarak kurumun tüm dinamiklerin en yüksek hız ve verimle çalışmasını sağladığı kabul edilmektedir. Okul yönetiminde stratejik karar alma sürecinin, mikroyönetim (micromanagement) yapmak yerine; öğretmenlerin, öğrencilerin ve velilerin potansiyellerini açığa çıkaracak eğitim ortamının tasarlanması üzerine inşa edilmesi gerekmektedir.

 

3. Stratejik Bir "Oyun Kurucu" Rolünün Üstlenilmesi Stratejik planlama süreçlerinde; gelecekteki olası hamlelerin, çevresel dinamiklerin ve mevcut kaynakların en verimli kullanımının bir bütün olarak analiz edilmesi gerekmektedir. Eğitim sektörünün ve yönetiminin de bu stratejik temelden farklı olmadığı açık bir gerçektir. Yapay zeka entegrasyonu, yeni nesil öğrenme modelleri ve uluslararası akreditasyon süreçlerinin önem kazandığı günümüzde, anı kurtarmaya yönelik kararların kurumları gerilettiği bilinmektedir. Bu noktada, "oyun kurucu" liderlerin yalnızca mesleki sezgileriyle hareket etmedikleri, aynı zamanda devasa veri havuzlarındaki bilgiyi doğru okuyabilen ve analitik bulgular ışığında karar alma refleksleri son derece kuvvetli profiller olmaları gerekmektedir. Yarını bugünden okuyabilen geleceğin okullarının, teknoloji ile bilimi entegre eden, vizyoner bir bakış açısıyla hareket eden ve mevcut kuralları takip etmek yerine veriden aldığı bu analitik çeviklikle "oyun kurucu" konumuna geçen liderler tarafından inşa edileceği inkâr edilemez bir gerçektir. Editörlüğünü Prof. Dr. İsmail Bakan’ın yaptığı “Çağdaş Yönetim Yaklaşımları – İlkeler, Kavramlar ve Yaklaşımlar” adlı kitapta da belirtildiği üzere, örgütlerin başarısında birinci derecede sorumlu tutulan yöneticiler, başarılı olabilmek için birtakım özelliklere, yeteneklere ve davranış biçimlerine sahip olması gerektiği belirtilmiştir. Bu yeteneklerden biri de özellikle stres veya kriz dönemlerinde hızlı karar vermenin gerektiği durumlarda etkili sonuçlar doğurabilecek en doğru kararı verebilmeleri ve karar verme sürecinde risk alabilmeleri ile ilgilidir. Bunun da günümüzde, sezgisel yaklaşımlardan ziyade eldeki verilerin hızlı ve doğru analizi ile geleceğin projeksiyonunu yapabilme ile ilgilidir.

Bir kurumun ve o kurumdaki eğitim liderlerinin stratejik reflekslerinin gelişmesi, sahip oldukları kurumsal hafıza ve köklü yapı ile doğrudan ilişkilidir. Güçlü temelleri olmayan kurumların yenilikler karşısında savrulduğu bir çağda, 140 yıllık köklü geçmişiyle kurumumuz, yöneticilerinin 'oyun kurucu' vizyonunu güvenle hayata geçirebilmeleri için ihtiyaç duyulan o eşsiz ekosistemi doğal olarak sunmaktadır.

 

Etiketler:
[ Değiştirildi: Cuma, 23 Ekim 2026, 9:40 AM ]
 
BURÇAK YILDIRIM
yazan BURÇAK YILDIRIM - Pazartesi, 19 Ekim 2026, 10:25 AM
Dünyadaki herkese


  Sonbaharın en güzel taraflarından biri, insanın hiçbir şey yapmadan da hayatı romantize etmesine izin vermesi olabilir. Hava hafifçe serinler, ağaçların yaprakları sararır, kahve içmek artık daha keyiflidir ve yeni dönemle birlikte yeni bir kitaba başlamak için daha iyi bir bahanemiz olur.

  Hazır sonbahardayken (ki sonbahar romantize etmesi en kolay mevsim olabilir) kendime şu soruyu soruyorum: Yapay zekânın bir kitabı birkaç saniyede özetleyebildiği, istediğimiz konuda bize yüzlerce sayfalık metinler üretebildiği bir çağda fiziksel bir kitabı elimize alıp okumaya neden devam ediyoruz?

Çünkü belki de mesele yalnızca ne okuduğumuz değil, nasıl okuduğumuz.

  Artık merak ettiğimiz bir şeyi öğrenmek için uzun uzun araştırmamız gerekmiyor. Bir soruyu yapay zekâya soruyoruz; bize açıklıyor, örnekliyor, sadeleştiriyor, hatta istersek şiire bile dönüştürüyor. Bu büyük bir kolaylık. Bir öğretmen olarak bunu inkâr etmek mümkün değil. Hatta doğru kullandığımızda yapay zekânın bize zaman kazandırdığını ve öğrenme süreçlerimizi zenginleştirdiğini düşünüyorum.

Ama bazen kolaylık, ihtiyacımız olan şey olmayabilir.

  Bir kitabı okurken cevaba hemen ulaşamıyoruz. Bir cümlenin üzerinde duruyor, anlamadığımız yere geri dönüyor, bazen boğazımız düğümleniyor bir paragrafı iki kez okuyoruz. Kitabın kenarına küçük bir not düşüyor, sayfanın köşesini kıvırıyor, nerede kaldığımızı parmağımızla buluyoruz. Belki de bütün bunlar, zihnimizi yavaşlatıyor. Ve bazen yavaşlamak, öğrenmenin ta kendisi.

  Araştırmalar da bu konuda ilginç ipuçları veriyor. Virginia Clinton’ın 2019 yılında yayımlanan sistematik derleme ve meta-analizi, 29 rapordaki 33 çalışmayı ve toplam 2.799 katılımcıyı inceleyerek kâğıttan okumanın, özellikle bilgilendirici metinlerde, ekran üzerinden okumaya kıyasla küçük de olsa bir anlama avantajı sağlayabildiğini gösteriyor. Ayrıca okuyucuların kâğıt üzerinden okurken kendi anlama düzeylerini daha doğru değerlendirdikleri görülüyor.

  Bu, asla ekrandan bir şey okumayalım demek değil (nitekim şu an okuduğunuz metin dijital bir yazı gülüyor ). Teknolojiye karşı romantik bir başkaldırı da değil. Benim için daha çok hayatımızdaki hızın arasına bilinçli olarak biraz yavaşlık koymak meselesi.

Çünkü fiziksel kitabın başka bir tarafı daha var: Ritüeli.

  Kitabı seçmek, çantaya koymak, bir koltuğa oturmak, telefonu biraz uzağa bırakmak, kapağını açmak… Bunların hiçbirini bir yapay zekâ bizim için yapamıyor. Kitabın kokusu, sayfaların sesi, elimizdeki ağırlığı elbette birer bilimsel öğrenme stratejisi değil. Ama insan yalnızca öğrenen bir canlı da değil. Hisseden, hatırlayan, bağ kuran bir canlı.

  Bir öğretmen olarak çocuklara kitap okumayı anlatırken bunu daha çok düşünüyorum. Onlara “kitap okuyun, çünkü faydalı.” demek bana bazen yetersiz geliyor. Kitap okumayı biraz da hayatın içinde kendimize ayırdığımız küçük bir alan olarak anlatmak istiyorum.

  Belki akşam herkes uyuduktan sonra birkaç sayfa. Belki okul çıkışında bir bankta on dakika. Belki yağmur yağarken pencerenin yanında…

Çünkü hayat zaten yeterince hızlı. Mesajlar, toplantılar, bildirimler, ekranlar, mailler, yetişmesi gereken işler… Her şey bizden biraz daha hızlı olmamızı istiyor.

  O yüzden ben fiziksel kitabı biraz da buna karşı seviyorum.

Bir kitabı açtığımda dünya birkaç dakikalığına benden hiçbir şey istemiyor.

Ve galiba yapay zekâ çağında fiziksel kitap okumanın en güzel tarafı da bu:

Bize bilgi vermek zorunda olmayan, bizi bir yere yetiştirmeyen ve sadece birkaç sayfa boyunca bizimle birlikte duran bir şeyin hâlâ var olması.

Belki de hayatı romantize etmek tam olarak budur.
Her şeyi daha verimli hâle getirmeye çalışmak yerine, bazı şeyleri yalnızca güzel olduğu için yapmaya devam etmek.

Bir kitabın sayfasını merakla çevirmek gibi.


 

 
Dünyadaki herkese

IB’nin güncel çevrim içi uygulamaları ve araştırma kaynakları üzerinden bir değerlendirme

 

image%20%282%29.png

Çevrim içi öğrenme topluluğunu temsilen hazırlanmış editoryal illüstrasyon.

 

“Bulutta okul” fikrini değerlendirirken önce benzer görünen ama farklı olan üç uygulamayı ayırmak gerekir: Sugata Mitra’nın School in the Cloud / SOLE yaklaşımı, IB’nin öğrencilerin tek tek dersleri çevrim içi almasına yönelik Pamoja dersleri ve tüm Diploma Programı’nı uzaktan sunmayı amaçlayan IB Online DP pilotu. Bunlar aynı uygulama değildir. Aralarındaki farkı görmek, hem “IB çevrim içi okul açıyor mu?” sorusunu doğru yanıtlamayı hem de bu modellerin eğitim açısından ne sunduğunu değerlendirmeyi sağlar.

 

 

image%20%283%29.png

Şekil 1. SOLE, Pamoja ve Online DP pilotu farklı kapsam ve amaçlara sahiptir.

 

IB’de çevrim içi öğrenme iki ayrı seçenek sunuyor

 

IB’nin DP çevrim içi sayfası iki olanağı tanımlıyor. Birincisi, yetkili bir IB Dünya Okuluna kayıtlı öğrencilerin kendi okullarında bulunmayan bazı DP derslerini çevrim içi alabilmesi. Bu dersler IB ile çalışan Pamoja üzerinden sunuluyor. İkincisi ise öğrencilerin tüm Diploma Programı’nı uzaktan tamamlamasına imkân tanımayı amaçlayan Online DP pilotu. Tek bir dersi çevrim içi almakla bütün DP’yi çevrim içi yürütmek aynı şey değil (International Baccalaureate Organization [IBO], 2026a, 2026c).

 

IB’nin açıklamasına göre tam DP pilotu Mart 2022’de başladı. Pilot, seçilmiş ortak kurumlarla yürütülüyor ve geleneksel bir okula devam edemeyen öğrencilerin IB eğitimine erişimini artırmayı hedefliyor. IB’nin pilot sayfasında Aoba, Dwight Global Online, Eastwood Global, King’s InterHigh, OnWorld–Nazaret Global Education ve Montserrat School, Scotch Global ve SEK Education Group ortaklar arasında listeleniyor (IBO, 2026b).

 

Pilotun çevrim içi olması, öğrencilerin öğrenme topluluğundan bütünüyle ayrıldığı anlamına gelmiyor. IB, ortaklarıyla çevrim içi öğrenciler arasında iş birliğine dayalı öğrenme topluluklarının nasıl kurulabileceğini araştırdığını belirtiyor. Aynı açıklamada çevrim içi öğrencilerin sınavlarını yüz yüze DP okullarında aldığı, değerlendirme biçiminin diğer DP adaylarıyla aynı olduğu ve kazandıkları yeterliğin aynı olduğu bilgisi de yer alıyor (IBO, 2026b).

 

 

 

IB’nin yayımladığı son pilot sayıları

 

PİLOTUN YAYIMLANAN ADAY SAYILARI

 

MAYIS 2024

 

≈ 60 aday

 

MAYIS 2025

 

≈ 140 aday

 

MAYIS 2026

 

≈ 200 öngörü

 

2026 için verilen sayı gerçekleşmiş sonuç değil, IB’nin 19 Şubat 2026’da yayımladığı öngörüdür.

 

IB’nin pilot sayfasında Mayıs 2024 oturumunda yaklaşık 60, Mayıs 2025’te ise üç pilot ortağında yaklaşık 140 aday bulunduğu belirtiliyor. Sayfa, Mayıs 2026 için yaklaşık 200 aday öngörüyor. Ancak sayfanın son güncelleme tarihi 19 Şubat 2026’dır. Bu nedenle 200 sayısı gerçekleşmiş Mayıs 2026 sonucu değil, IB’nin o tarihte yayımladığı öngörüdür. İncelenen resmî sayfada Mayıs 2026 oturumu için daha sonra yayımlanmış gerçekleşmiş aday sayısı bulunmuyor (IBO, 2026b). Bu sayılar pilotun ölçeğinin büyüdüğünü gösteriyor; tek başına akademik başarı ya da yüz yüze eğitimle eşdeğerlik kanıtı sayılmaz. Katılımcı sayısı ile öğrenme sonuçları farklı verilerdir.

 

IB’nin 2024 literatür incelemesi ne söylüyor?

 

IB için University of Mississippi bünyesindeki Center for Research Evaluation tarafından hazırlanan Review of Literature on Student Outcomes in Online Learning başlıklı rapor, çevrim içi DP pilotunun sonuçlarını ölçen bir değerlendirme değildir. Raporun amacı, çevrim içi öğrenme araştırmalarını tarayarak öğrenci sonuçları ve başarı göstergeleri hakkında IB’ye genel bir literatür çerçevesi sunmaktır. Rapor 92 makaleyi incelemiş; çevrim içi ve yüz yüze öğretimi karşılaştırmış, çevrim içi öğrenmenin yarar ve güçlüklerini ele almıştır (Center for Research Evaluation [CERE], 2024).

 

İncelemede ele alınan başarı göstergeleri arasında ders tamamlama, programdan ayrılma ve akademik performans bulunuyor. Akademik performans; sınav sonuçları, ders notları, standart değerlendirmeler ve projeler gibi farklı ölçülerle incelenebiliyor. Raporun özetinde çevrim içi ders tamamlama ve ayrılma oranlarının yüz yüze öğretimle karşılaştırılabilir olabildiği, ancak sonuçların ders tasarımı, öğretmen-öğrenci etkileşimi ve öğrencilerin dijital becerileri gibi etkenlere bağlı olduğu aktarılıyor. Raporda ayrıca açık beklentiler, yapılandırılmış dersler ve esnek hızda ilerleme; çevrim içi öğrenmede farklı ihtiyaçlara yanıt vermek için önemli tasarım unsurları olarak belirtiliyor (CERE, 2024).

 

Bu raporu kullanırken önemli bir sınırı korumak gerekir: 92 makaleyi kapsayan genel bir literatür incelemesi, çevrim içi DP pilotunun kendi öğrencileri üzerindeki sonuçlarını doğrudan ölçen bir çalışma değildir. Bu nedenle rapordaki genel çevrim içi öğrenme bulguları, IB pilotunun başarı kanıtı gibi sunulmamalıdır.

 

SOLE yaklaşımı bu tabloya nasıl bağlanıyor?

 

Sugata Mitra’nın School in the Cloud fikri, IB Online DP pilotuyla aynı model değildir. Mitra’nın yaklaşımında öğrenciler büyük ve açık uçlu bir soru çevresinde küçük gruplar hâlinde araştırma yapar; interneti ve akran iş birliğini kullanır. TED konuşmasında bu fikir, öğrencilerin birbirlerinden ve çevrim içi rehberlerden destek aldığı bir öğrenme ortamı olarak anlatılır (Mitra, 2013).

 

Dolan ve arkadaşlarının 2013’te yayımlanan çalışması, SOLE’yi İngiltere’de bir ilkokul sınıfında iki yıl boyunca uygulayan bir öğretmenin deneyimini inceler. Çalışma, SOLE’nin sınıf ortamına nasıl uyarlanabileceğini ve dönüştürücü etkisinin ne ölçüde gerçekleştiğini sorgular. Bu nedenle SOLE’yi “öğretmensiz okul” diye basitleştirmek doğru olmaz; araştırma, yaklaşımın mevcut eğitim düzeniyle nasıl ilişki kurduğunu da tartışır (Dolan et al., 2013).

 

Mitra ve Dangwal’ın 2010 tarihli Kalikuppam araştırması da kendi kendine örgütlenen öğrenmenin her koşulda aynı sonucu vereceğini kanıtlamaz. Araştırma, Hindistan’da belirli bir yaş grubundaki çocukların moleküler biyoloji konularını internet kaynaklarıyla öğrenmesini ve konu uzmanı olmayan bir aracının desteğiyle ortaya çıkan sonuçları inceler. Yazarlar, bu bağlamda kendi kendine örgütlenen ve aracılı öğrenmenin fırsatlar yaratabileceğini belirtir. Bulguların farklı yaşlara, derslere ve eğitim sistemlerine doğrudan genellenmesi dikkat gerektirir (Mitra & Dangwal, 2010).

 

Payal Arora’nın 2010 tarihli incelemesi bu tabloya eleştirel bir boyut ekler. Arora, Hindistan’daki iki öğrenme istasyonunun sürdürülebilirliğini inceleyerek ücretsiz dijital erişimin tek başına kalıcı bir öğrenme ortamı yaratmayabileceğini tartışır. Bu çalışma, her dijital öğrenme projesinin başarısız olduğu anlamına gelmez; yerel koşulların, topluluk desteğinin ve uygulamanın devamlılığının önemini hatırlatır (Arora, 2010).

 

Eğitim açısından değerlendirme

 

IB Online DP pilotu bir programın çevrim içi sunulma biçimini araştırıyor; SOLE ise öğrencilerin sorular etrafında nasıl öğrenebileceğine ilişkin bir yaklaşım sunuyor. Bu iki örnekten çıkarılabilecek ortak eğitimsel soru, teknolojinin varlığından çok öğrenme topluluğunun nasıl kurulduğudur. Öğrencilerin çevrim içi ortamda düzenli akademik ve sosyal destek alıp alamadığı, öğretmen-öğrenci etkileşiminin nasıl sürdürüldüğü, kaynakların eleştirel değerlendirilmesinin nasıl öğretildiği ve öğrenme çıktılarının nasıl izlendiği önem taşır.

 

IB’nin pilot sayfasında vurguladığı iş birliğine dayalı öğrenme toplulukları ile 2024 literatür incelemesinde kullanılan başarı göstergeleri birlikte düşünüldüğünde, “bulutta okul” fikrinin niteliğini yalnızca derslerin çevrim içi sunulması belirlemez. Öğretim tasarımı, rehberlik, topluluk ve değerlendirme de öğrenme deneyiminin parçalarıdır. Bu, kaynaklardan hareketle yapılan bir eğitimsel değerlendirmedir.

 

Bir okulun bu alanda atabileceği ölçülü ilk adım, resmî bir çevrim içi DP açtığını varsaymak değil; farklı okullardan öğrencileri ortak bir araştırma sorusu, çevrim içi seminer veya disiplinler arası proje çevresinde buluşturan küçük bir pilot tasarlamak olabilir. Bu öneri IB’nin mevcut pilotunun parçası değildir. IB’nin çevrim içi öğrenme topluluklarına verdiği önem ile SOLE’nin ortak araştırma yaklaşımından hareketle geliştirilebilecek ayrı bir okul uygulamasıdır.

 

 

image%20%284%29.png

Kaynakça

 

Arora, P. (2010). Hope-in-the-wall? A digital promise for free learning. British Journal of Educational Technology, 41(5), 689–702. https://doi.org/10.1111/j.1467-8535.2010.01078.x

 

Center for Research Evaluation, University of Mississippi. (2024). Review of literature on student outcomes in online learning. International Baccalaureate Organization. https://ibo.org/globalassets/new-structure/research/pdfs/dp-online-learning-literature-review.pdf

 

Dolan, P., Leat, D., Mazzoli Smith, L., Mitra, S., Todd, L., & Wall, K. (2013). Self-organised learning environments (SOLEs) in an English school: An example of transformative pedagogy? Online Educational Research Journal, 3(11), 1–19. http://www.oerj.org/View?action=viewPDF&paper=109

 

International Baccalaureate Organization. (2026a, February 19). DP online. Retrieved October 13, 2026, from https://ibo.org/programmes/diploma-programme/dp-online/

 

International Baccalaureate Organization. (2026b, February 19). Online DP pilot. Retrieved October 13, 2026, from https://ibo.org/programmes/diploma-programme/dp-online/online-dp-pilot/

 

International Baccalaureate Organization. (2026c, June 2). Pamoja online courses. Retrieved October 13, 2026, from https://ibo.org/programmes/diploma-programme/dp-online/pamoja-dp-online-courses/

 

Mitra, S. (2003). Minimally invasive education: A progress report on the “hole-in-the-wall” experiments. British Journal of Educational Technology, 34(3), 367–371. https://doi.org/10.1111/1467-8535.00333

 

Mitra, S. (2013, February). Build a school in the cloud [TED Talk]. TED. https://www.ted.com/talks/sugata_mitra_build_a_school_in_the_cloud

 

Mitra, S., & Dangwal, R. (2010). Limits to self-organising systems of learning—the Kalikuppam experiment. British Journal of Educational Technology, 41(5), 672–688. https://doi.org/10.1111/j.1467-8535.2010.01077.x

 

Etiketler:
[ Değiştirildi: Perşembe, 22 Ekim 2026, 9:25 AM ]
 
Dünyadaki herkese

 

Evden çıkarken kapımızı kilitliyoruz. Arabamızı park ettiğimizde anahtarımızı yanımıza alıyoruz. Değerli eşyalarımızı tanımadığımız insanlarla paylaşmıyoruz. Peki aynı dikkati dijital dünyada da gösteriyor muyuz?

Bugün öğretmenler olarak günümüzün önemli bir bölümünü dijital ortamlarda geçiriyoruz. E-postalarımızı kontrol ediyor, öğrencilerimizle çevrim içi platformlar üzerinden içerik paylaşıyor, bulut sistemlerinde dosyalar saklıyor, yapay zekâ araçlarından yararlanıyor ve farklı uygulamalara kullanıcı adı ve şifrelerimizle giriş yapıyoruz. Teknoloji işlerimizi kolaylaştırırken beraberinde yeni bir sorumluluk alanı da getiriyor: siber güvenlik.

Siber güvenlik denildiğinde çoğumuzun aklına karmaşık kodlar, hackerlar veya büyük şirketlere yapılan saldırılar geliyor. Oysa siber güvenlik çoğu zaman çok daha basit bir yerde, günlük alışkanlıklarımızda başlıyor.

En Büyük Güvenlik Açığı Bazen Bir Tıklama

Sabah telefonumuza okul yöneticisinden gelmiş gibi görünen bir e-posta geldiğini düşünelim:

“Dosyayı acil olarak incelemeniz gerekiyor.”

Mesajın altında da bir bağlantı bulunuyor.

Yoğun bir günün içinde gönderen adresine dikkat etmeden bağlantıya tıklamak oldukça kolay. Açılan sayfa bizden e-posta adresimizi ve şifremizi isteyebilir. Sayfa kullandığımız sisteme neredeyse birebir benzediği için herhangi bir şüphe duymadan bilgilerimizi girebiliriz.

İşte oltalama (phishing) saldırıları tam olarak bu noktada devreye giriyor.

Siber saldırganlar artık yalnızca teknik açıkları aramıyor; insanların acele etme, merak etme, yardım etme veya bir otoriteden gelen mesaja güvenme eğilimlerinden de yararlanıyor. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin gelişmesiyle birlikte sahte e-postalar, mesajlar, görseller ve hatta ses kayıtları geçmişe göre çok daha inandırıcı hâle gelebiliyor.

Bu nedenle dijital dünyada yeni bir refleks geliştirmemiz gerekiyor:

Tıklamadan önce birkaç saniye düşünmek.

Gönderen gerçekten tanıdığımız kişi mi?
E-posta adresi doğru mu?
Bağlantı bizi gerçekten gitmek istediğimiz siteye mi yönlendiriyor?
Mesaj neden bu kadar acil davranmamızı istiyor?

Bazen yalnızca bu birkaç saniyelik kontrol, büyük bir güvenlik problemini engelleyebilir.

 

 

Güçlü Şifre Yeterli mi?

Uzun yıllar boyunca siber güvenliğin temel önerisi “güçlü bir şifre kullanın” oldu. Bu hâlâ önemli; ancak artık tek başına yeterli değil.

Aynı şifreyi e-posta, sosyal medya, alışveriş ve eğitim platformlarında kullanmak ciddi bir risk oluşturuyor. Çünkü kullandığımız hizmetlerden birinde bilgilerimizin açığa çıkması durumunda aynı şifre diğer hesaplarımız için de denenebilir.

Bu nedenle her hesap için farklı ve güçlü şifreler kullanmak önemli. Şifre yöneticileri bu noktada hayatımızı oldukça kolaylaştırabilir.

Bunun yanında mümkün olan platformlarda çok faktörlü kimlik doğrulamayı (MFA) aktif etmek de önemli bir güvenlik katmanı oluşturur. Böylece şifremiz başka birinin eline geçse bile hesabımıza giriş yapılabilmesi için telefonumuzdaki doğrulama kodu veya başka bir onay yöntemi gerekir.

Bir anlamda şifre evimizin anahtarıysa, çok faktörlü kimlik doğrulama kapının arkasındaki ikinci kilittir.

Eğitim Ortamında Siber Güvenlik Neden Daha Önemli?

Okullar dijital dünyada oldukça değerli bilgiler barındırır.

Öğrenci bilgileri, öğretmen dokümanları, ölçme-değerlendirme materyalleri, fotoğraflar, videolar, iletişim bilgileri ve çeşitli eğitim platformlarına ait hesaplar sürekli olarak dijital sistemlerde dolaşır.

Bu nedenle eğitim ortamında siber güvenliği yalnızca bilişim biriminin sorumluluğu olarak görmek yeterli değildir.

Bir öğretmenin sınıfındaki akıllı tahta oturumunu açık bırakmaması, öğrencilerin kişisel bilgilerini herkese açık ortamlarda paylaşmaması veya bir e-postadaki şüpheli bağlantıyı fark etmesi de siber güvenliğin bir parçasıdır.

Aynı durum öğrencilerimiz için de geçerlidir.

Öğrencilere yalnızca teknolojiyi nasıl kullanacaklarını öğretmek değil, teknolojiyi güvenli ve sorumlu biçimde nasıl kullanacaklarını öğretmek giderek daha önemli hâle geliyor.

“Şifreni kimseyle paylaşma.” demenin ötesine geçerek onlara şu soruları sormayı öğretebiliriz:

“Bu bağlantıya güvenebilir miyim?”

“Bu uygulama neden kamerama veya konumuma erişmek istiyor?”

“İnternette paylaştığım bu bilgi daha sonra karşıma çıkabilir mi?”

“Karşımdaki kişinin gerçekten söylediği kişi olduğundan nasıl emin olabilirim?”

Bu sorular aslında dijital dünyanın eleştirel düşünme sorularıdır.

Siber Güvenlik Bir Teknoloji Meselesinden Çok Bir Alışkanlık Meselesidir

Belki de siber güvenlikle ilgili en önemli nokta budur.

Güvende olmak için siber güvenlik uzmanı olmamız gerekmiyor.

Bilgisayarımızı ve telefonumuzu güncel tutmak, aynı şifreyi her yerde kullanmamak, çok faktörlü kimlik doğrulamayı açmak, tanımadığımız bağlantılara dikkat etmek, ortak bilgisayarlarda hesabımızı açık bırakmamak ve hangi bilgileri dijital ortamda paylaştığımızı düşünmek önemli bir fark yaratabilir.

Tıpkı öğrencilerimize kazandırmaya çalıştığımız diğer davranışlarda olduğu gibi dijital güvenlik de küçük ama sürekli alışkanlıklarla gelişir.

Teknoloji hızla değişmeye devam edecek. Bugün kullandığımız uygulamaların yerini yarın yenileri alacak; yapay zekâ hayatımızın daha fazla alanına girecek ve dijital dünya giderek daha gerçekçi hâle gelecek.

Ancak değişmeyecek bir şey var:

Dijital dünyada en güçlü güvenlik sistemi, farkındalığı yüksek kullanıcıdır.

Bu nedenle belki de kendimize zaman zaman şu basit soruyu sormamız gerekiyor:

Gerçek hayatta kapımızı kilitlediğimiz kadar, dijital kapılarımızı da kilitliyor muyuz?

[ Değiştirildi: Cuma, 2 Ekim 2026, 3:09 PM ]
 
Dünyadaki herkese

Yapay Zekâ Sadece Teknolojiyi Değil, Öğrencilerimizin Konuştuğu Dili de Değiştiriyor! 

Sınıflarımızda, ödevlerde ve okul koridorlarında daha önce duymadığımız yepyeni bir terminoloji şekilleniyor. Merriam-Webster gibi köklü sözlük kurumlarının sözvarlıklarına 1.400 yeni kelime eklemesive "slop" kavramını yılın kelimesi seçmesi, yapay zekâ dilinin dar bir teknik jargon olmaktan çıkıp günlük hayatın merkezine yerleştiğini gösteriyor.

Peki, eğitimciler olarak bu dilsel dönüşümün neresindeyiz? Öğrencilerimize ve meslektaşlarımıza rehberlik edebilmek için öne çıkan dilsel dinamikleri ve 50 terimlik yapay zekâ sözvarlığını anlamak büyük önem taşıyor.

Eğitim Dünyasını Doğrudan İlgilendiren 3 Temel Dilsel Dinamik:

Sıfırdan Türetilen Neolojizmler (Yeni Terimler):

Vibe Coding (İstemle Kodlama): Öğrencilerin veya yazılımcıların satır satır kod yazmak yerine, doğal dille ne istediklerini tarif ederek yapay zekâya yazılım ürettirmesi pratiği.

Prompt Engineering (İstem Mühendisliği): Yapay zekâdan doğru çıktıyı almak için girdi tasarlama ve optimize etme disiplini.

Anlamsal Kaymalar ve Bilişsel Aktarımlar:

Halüsinasyon (Hallucination): Tıptan yapay zekâya aktarılan bu kavram, dil modellerinin gerçek dışı bilgileri son derece kendinden emin bir dille uydurmasını ifade ediyor.

Parasosyal Etkileşim: Öğrencilerin sohbet robotlarıyla (chatbot) tek taraflı duygusal bağlar geliştirmesi.

Compute (İşlem Gücü): Fiil olan kelimenin yapay zekâ altyapı ve donanım gücünü temsil eden kitlesel bir isme dönüşmesi.

Dijital Hijyen ve Nitelik Arayışı:

Slop (Algoritmik Çöp Veri): Üretken yapay zekâ ile seri şekilde üretilen, kopyala-yapıştır mantığıyla hazırlanmış düşük kaliteli dijital içerikler. Sınıflarda özgün insan yaratıcılığı ile "slop" ayrımını yapabilmek dijital okuryazarlığın anahtarı hâline geliyor.

Eğitimciler İçin Neden Kritik?

Dijital Okuryazarlık: Öğrencilerimizin yapay zekâ araçlarını sadece kullanan değil, arkasındaki mantığı ve etik sınırları kavrayan bireyler olmasını sağlamak.

Eğitimde Nitelik: Yapay zekânın ürettiği sığ çıktılar (slop) yerine, veri temelli ve eleştirel düşünmeyi teşvik etmek.

Geleceğin Mesleklerine Hazırlık: İstem mühendisliği, ajan odaklı yapay zekâ (Agentic AI) ve algoritmik önyargı gibi kavramları öğrenme süreçlerine dahil etmek.

Siz eğitim süreçlerinizde veya öğrencilerinizin ödevlerinde bu yeni terimlerle karşılaşıyor musunuz? Sınıfınızda en çok hangi kavramın tartışıldığını gözlemliyorsunuz?

Yapay_Zekâ_Çağında_Dilin_Evrimi

[ Değiştirildi: Cuma, 2 Ekim 2026, 3:10 PM ]
 
Dünyadaki herkese

Harvard Business Review tarafından yayınlanan "How People Are Really Using AI in 2026" makalede Üretken Yapay Zeka (Gen AI) kullanım senaryolarında sadece bir yıl içinde yaşanan büyük dönüşümü gözler önüne seriyor.

Makalede paylaşılan infografiğe göre; 2025 yılında öne çıkan öz-yansıtma, kişisel gelişim ve öğrenme odaklı kullanımlar yerini; pratik sorun gidermeye, otonom operasyonlara ve eğlenceye bırakmış olarak görünüyor.

2026 Genel Trend Özeti:

Duygusal Destek Sabit Kaldı:

- Terapi ve arkadaşlık kullanımı hem 2025 hem de 2026'da 1. sıradaki yerini koruyarak en istikrarlı kullanım alanı oldu.

Pratik ve Otonom Beceriler Sıçrama Yaptı:

- Sorun Giderme 6. sıradan 2. sıraya yükselirken Otonom Ajan Kullanımı listeye doğrudan 6. sıradan giriş yaptı.

- Yazılımın Teknik Kullanımı ise 78. sıradan 5. sıraya fırladı.

Eğlence ve Yaratıcılık Öne Çıktı:

- Eğlence 7. sıradan 3. sıraya yükselirken, hayran kurgusu ve hikaye anlatımı 4. sıraya yerleşti.

Eğitim Alanındaki Değişim:

2025 yılında yapay zeka kullanımında 4. sırada yer alan "Gelişmiş Öğrenme" (Enhanced learning), 2026 yılında sert bir düşüş yaşayarak 22. sıraya geriledi.

Bu Keskin Düşüş Ne Anlama Geliyor?

Bilgi Edinmekten Doğrudan Uygulamaya Geçiş: Kullanıcılar artık yapay zekayı bir ders çalışma veya kavram öğrenme "asistanı" olarak kullanmak yerine; kod yazma, yazılım çalıştırma ve otonom görev tamamlama gibi doğrudan işi yapan süreçlere odaklanıyor.

Eğitimin Yapısı Değişiyor: Yapay zekadan "nasıl yapılacağını öğrenmek" yerine, yapay zekanın sorunları doğrudan çözmesi (troubleshooting) tercih ediliyor.

"Öğrenme" Araçlarından "İş Ortaklarına": Yapay zeka, kişisel gelişim ve öğrenme aracı olmaktan çıkıp, otonom hareket eden bir iş ortağına (work buddy) dönüşüyor.

Eğitim kurumlarının ve öğrenenlerin, yapay zekayı sadece bilgi aktarımı sağlayan bir çalışma aracı olarak değil; otonom süreçleri yönetme becerisi kazandıran bir uygulama ortağı olarak yeniden konumlandırması gerekiyor. 

2026 Yapay Zeka Trendleri

[ Değiştirildi: Cuma, 2 Ekim 2026, 3:10 PM ]
 
Dünyadaki herkese

YouTube yaş tahmini sistemi

Çocukların dijital dünyada geçirdiği süre her geçen gün artıyor. YouTube, oyun platformları ve diğer dijital hizmetler artık yalnızca eğlence amacıyla değil; öğrenme, araştırma yapma ve iletişim kurma amacıyla da sıkça kullanılıyor. Bu nedenle çocukların karşılaştıkları içeriklerin yaşlarına uygun olması, dijital güvenlik açısından oldukça önemli bir konu hâline geliyor.

Google ve YouTube da bu konuda yeni bir adım atarak yaş tahmini sistemini Türkiye’de kademeli olarak kullanıma sunmaya başladı.

Yeni sistemin temel amacı, özellikle çocuk ve genç kullanıcıları yaşlarına uygun olmayan içeriklerden ve dijital risklerden daha iyi korumak.

Sistem nasıl çalışacak?

Sistem nasıl çalışacak?

Bugüne kadar dijital platformlarda yaş belirlenirken büyük ölçüde kullanıcının hesabında belirttiği doğum tarihi dikkate alınıyordu. Ancak çocukların farklı bir doğum tarihi girerek yaş sınırlamalarını aşabilmesi mümkün olabiliyor.

Yeni sistemde ise yalnızca hesaba yazılan doğum tarihine bakılmayacak.

YouTube; hesabın ne kadar süredir kullanıldığı, yapılan aramalar, izlenen içerikler ve platformdaki farklı kullanım sinyallerini değerlendirerek kullanıcının 18 yaşından küçük olup olmadığını tahmin etmeye çalışacak.

Bir hesabın çocuk veya genç bir kullanıcıya ait olduğu düşünülürse bazı koruyucu özellikler otomatik olarak devreye girebilecek.

Bunlar arasında;

  • Yaşa uygun olmayan içeriklere erişimin sınırlandırılması,
  • Kişiselleştirilmiş reklamların kapatılması,
  • Mola verme ve uyku zamanı hatırlatıcılarının etkinleştirilmesi,
  • Bazı içerik türlerinin sürekli önerilmesinin azaltılması,
  • Google Play gibi diğer Google hizmetlerinde de yaşa uygun korumaların uygulanması

gibi önlemler bulunuyor.

Yaş doğrulama sistemi

Burada önemli bir noktayı da belirtmek gerekiyor: Sistem herkesten kimlik istemiyor.

Öncelikle kullanıcının yaşı tahmin edilmeye çalışılıyor. Eğer sistem yetişkin bir kullanıcıyı yanlışlıkla 18 yaşından küçük olarak değerlendirirse kullanıcıya yaşını doğrulama imkânı sunuluyor. Bu doğrulama, kullanılabilir yönteme göre kimlik belgesi, selfie veya farklı yöntemlerle yapılabiliyor.

Çocuklar açısından neden önemli?

YouTube gibi platformlarda çocukların karşısına çıkan içerikler yalnızca yaptıkları aramalardan oluşmuyor. İzledikleri videolar, ilgilendikleri konular ve platformdaki hareketleri doğrultusunda sürekli olarak yeni içerikler öneriliyor.

Bu nedenle çocuğun yaşının doğru şekilde değerlendirilmesi oldukça önemli.

Yeni sistem sayesinde çocukların yetişkinlere yönelik içeriklerle, uygun olmayan reklamlarla veya yaşlarına uygun olmayan bazı video önerileriyle karşılaşma ihtimalinin azaltılması hedefleniyor.

Çocuklar için dijital güvenlik

Aynı zamanda çocukların ekran başında çok uzun süre kalmasını önlemeye yardımcı olabilecek mola ve uyku zamanı hatırlatıcılarının devreye girmesi de çocukların dijital kullanım alışkanlıkları açısından önemli bir özellik.

Bu uygulama yalnızca zararlı bir içeriğin engellenmesi anlamına gelmiyor. Asıl amaç, çocuğun karşısına çıkan dijital ortamın yaşına daha uygun ve daha güvenli hâle getirilmesi.

Veliler ve öğretmenler için ne ifade ediyor?

Çocukların dijital dünyada korunması yalnızca ailelerin veya öğretmenlerin sorumluluğunda olmamalı. Çocukların yoğun olarak kullandığı dijital platformların da güvenli bir ortam oluşturma konusunda sorumluluk üstlenmesi gerekiyor.

Bu açıdan bakıldığında YouTube’un yeni yaş tahmini sistemi önemli bir gelişme.

Ancak hiçbir teknolojik sistem çocukların dijital güvenliğini tek başına sağlayamaz. Ailelerin çocukların dijital alışkanlıklarını takip etmesi, öğretmenlerin dijital vatandaşlık ve dijital okuryazarlık konusunda öğrencileri bilinçlendirmesi hâlâ büyük önem taşıyor.

Veliler, öğretmenler ve dijital güvenlik

Çocuklara yalnızca “Bu videoyu izleme.” veya “Bu siteye girme.” demek yerine; karşılarına çıkan içeriklerin neden önerildiğini, internette bıraktıkları dijital izleri ve kişisel bilgilerini nasıl koruyabileceklerini de öğretmemiz gerekiyor.

YouTube’un yeni sistemi bu açıdan önemli bir adım olarak değerlendirilebilir. Teknolojinin çocukları daha iyi tanıması kadar, çocukların da kullandıkları teknolojiyi tanımaları ve bilinçli kullanmaları giderek daha önemli hâle geliyor.

Sonuç olarak amaç yalnızca çocukların internette daha az zaman geçirmesi değil; dijital dünyada daha güvenli, bilinçli ve yaşlarına uygun bir deneyim yaşamaları.

Etiketler:
[ Değiştirildi: Cuma, 18 Eylül 2026, 9:28 AM ]
 
Doğukan Erdoğan
yazan Doğukan Erdoğan - Perşembe, 17 Eylül 2026, 11:26 PM
Dünyadaki herkese

Eğitimde Veri Analitiğinin Karar Alma Kültürüne Dönüşümü

Eğitim kurumları bugün hiç olmadığı kadar fazla veri üretiyor. Sınav sonuçları, kazanım değerlendirmeleri, devamsızlık kayıtları, dijital öğrenme platformlarındaki etkileşimler, proje ve kulüp çalışmaları, öğrenci geri bildirimleri ve öğretmen gözlemleri; öğrencinin okul yaşamına ilişkin geniş bir veri alanı oluşturuyor. Ancak asıl mesele, ne kadar veriye sahip olduğumuz değil, bu veriden ne kadar anlam üretebildiğimizdir.

Bir tabloya bakmak, bir grafiği incelemek ya da dönem sonunda ortalamaları karşılaştırmak elbette değerlidir. Fakat veri analitiğinin eğitimdeki gerçek gücü, görünen sayıların arkasındaki soruları ortaya çıkarabilmesinde yatar. Bir sınıfın matematik ortalamasının düşmesi bize bir sonuç söyler; hangi kazanımlarda zorlanıldığını, bu değişimin ne zaman başladığını, belirli öğrenci gruplarında yoğunlaşıp yoğunlaşmadığını ve hangi desteğin gerekli olabileceğini araştırmak ise veriyi anlamaya başladığımız noktadır.

Veriden İçgörüye

Veri tek başına bir karar değildir. Ham verinin anlamlı bilgiye, bilginin içgörüye, içgörünün ise eğitimsel bir aksiyona dönüşmesi gerekir. Bu nedenle eğitimde veri analitiğini yalnızca raporlama faaliyeti olarak görmek eksik kalır. İyi tasarlanmış bir analiz, öğretmene ya da okul yöneticisine hazır cevaplar vermekten çok, doğru soruları sordurmalıdır.

Örneğin bir öğrencinin tek bir sınavdan aldığı düşük not, tek başına sınırlı bir bilgi sunar. Aynı öğrencinin farklı dönemlerdeki performansı, kazanım bazındaki değişimi, devam durumu, öğrenme etkinliklerine katılımı ve öğretmen gözlemleri birlikte değerlendirildiğinde ise çok daha anlamlı bir tablo ortaya çıkabilir. Burada amaç öğrenciyi bir sayı ya da göstergeye indirgemek değil; farklı göstergeleri bir araya getirerek gelişim sürecini daha bütüncül biçimde okuyabilmektir. 

blobid0.png

 

Gösterge Panellerinden Karar Destek Sistemlerine

Son yıllarda eğitim kurumlarında gösterge panelleri ve görsel raporlama araçları giderek daha yaygın kullanılıyor. Renkli grafikler, yüzdeler, karşılaştırmalar ve performans göstergeleri veriyi görünür hâle getiriyor. Ancak iyi bir gösterge panelinin başarısı, ekranda kaç grafik bulunduğuyla değil, kullanıcıyı ne kadar doğru bir karara yaklaştırdığıyla ölçülmelidir.

Bir yönetici için öğrenci sayılarındaki değişim, bir öğretmen için kazanım düzeyleri, bir rehberlik birimi için gelişim eğilimleri farklı anlamlar taşır. Bu nedenle aynı veri, farklı kullanıcıların ihtiyaçlarına göre farklı sorulara cevap verebilmelidir. Eğitim analitiğinin temelinde de tam olarak bu yaklaşım bulunur: veriyi herkes için aynı biçimde sunmak yerine, kararın bağlamına uygun biçimde anlamlandırmak.

Veri Kültürü Teknolojiden Daha Büyük Bir Konudur

Eğitimde veri odaklı dönüşüm çoğu zaman yeni yazılımlar, yapay zekâ uygulamaları veya gelişmiş raporlama sistemleri üzerinden konuşuluyor. Oysa teknolojik altyapı bu dönüşümün yalnızca bir parçasıdır. Asıl dönüşüm, kurum içinde ortak bir veri kültürü oluşturabilmektir.

Veri kültürü; öğretmenin gördüğü bir grafiği sorgulayabilmesini, yöneticinin bir göstergenin nasıl hesaplandığını bilmesini, ekiplerin aynı kavramları aynı biçimde tanımlamasını ve alınan kararların hangi verilere dayandığını açıklayabilmesini gerektirir. Bu yaklaşım aynı zamanda veri kalitesi, güvenilirlik, mahremiyet ve etik kullanım konularını da beraberinde getirir. Çünkü yanlış, eksik ya da bağlamından koparılmış bir veri, doğru bir kararı desteklemek yerine yanlış bir algı oluşturabilir.

Tahmin Etmekten Önce Fark Etmek

Veri analitiği ve yapay zekâ alanındaki gelişmeler, eğitimde tahmine dayalı modelleri de gündeme getiriyor. Ancak öğrencinin geleceğini bir algoritmanın tahmin etmesi fikrinden önce daha temel ve daha insani bir hedefe odaklanmak gerekir: öğrencinin desteğe ihtiyaç duyabileceği noktaları daha erken fark edebilmek.

Akademik performanstaki değişim, devam durumu, öğrenme etkinliklerine katılım veya uzun dönemli gelişim eğilimleri tek tek kesin hükümler oluşturmaz. Fakat öğretmenin mesleki gözlemiyle birlikte ele alındığında erken bir işaret niteliği taşıyabilir. Böyle bir yaklaşımda veri, öğretmenin yerine karar veren bir mekanizma değil; öğretmenin dikkatini doğru noktaya yönlendiren bir karar destek aracıdır.

blobid1.png

 

Veriyi Anlayan Okul

Veriyi anlayan bir okul, en fazla veriyi toplayan okul değildir. Hangi verinin neden toplandığını bilen, göstergeleri bağlamı içinde değerlendiren, sonuçları sorgulayan ve elde ettiği içgörüyü öğrencinin öğrenme deneyimini geliştirmek için kullanan okuldur. Böyle bir kurumda veri yalnızca dönem sonlarında hazırlanan raporlarda değil, öğrenme ve yönetim süreçlerinin doğal bir parçası olarak yaşar.

Bu anlayışın merkezinde teknoloji değil insan bulunur. Çünkü bir öğrencinin gelişim yolculuğunu bütünüyle bir grafik, ortalama veya algoritma açıklayamaz. Verinin görevi öğrenciyi tanımlamak değil; öğretmenin, yöneticinin ve öğrencinin kendisinin bu yolculuğu daha iyi anlayabilmesine yardımcı olmaktır.

Geleceğin eğitim kurumlarını birbirinden ayıracak temel unsurlardan biri, sahip oldukları veri miktarı olmayacaktır. Asıl fark; veriye doğru soruları sorabilen, farklı göstergeler arasındaki ilişkileri görebilen ve ortaya çıkan içgörüyü anlamlı eğitimsel kararlara dönüştürebilen kurumlarda oluşacaktır. Çünkü eğitimin geleceğini daha fazla veri toplamak değil, elimizdeki veriyi daha doğru sorularla anlamlandırmak şekillendirecektir.

 

Etiketler:
[ Değiştirildi: Perşembe, 17 Eylül 2026, 11:27 PM ]
 

  
loader image